
Evet, o benim.
Çok üzülüyorum ben bu kızın haline.
Evet, haline üzüldüğüm kız da benim.

Çok akademik bir giriş yapacaktım yazıma, “ertelemek” sözcüğünün etimolojisinden girip kimbilir nerelerden çıkacaktım, beceremedim:) bir şeyleri erteliyor olmak çok acaip bir şey diye içimdekileri bir ilkokul çocuğu edasında söyleyiveriyim bari istediğim girişi yapamadım:) evet ya cidden çok acaip bir şey; yapman gerekiyor biliyorsun ama bir türlü başlayamıyorsun, ya da dur şundan sonra deyip duruyorsun birtürlü gelmiyor ama o aktivitenin yapılacapı kutlu zaman dilimi. Şimdi hayatı ertelemeyin diye klişelere girmemek için zor tutuyorum kendimi ama böyle bir şey söylesem de şurayı okuyan kutlu kişi haşaa sözüm sana değil kendime olur. Zira taa geçen hafta yazmıştım mesela odamı toplayacağım diye yaptım mı? Tabiki hayır:) masamda oturacak yer olmadığı için yatağımda yaşıyorum kaç gündür öylesi acınası durumdayım. İş başvurusu yapmaya hala başlamadım ki hani önceliğim o olmalı sanki şu aralar:) bir yerlere gitmeyi, bazı insanları görmeyi, kendim için bir şeyler yapmayı(doktora gitmek mesela, kuaföre gitmek mesela:)), yataktan kalkmayı bile erteler durumdayım sürekli. Nolucak len benim bu halim. Bir şekilde bir şeyleri son anda yaparak kurtarıyorum çoğu zaman ama sanırım kaçırdığım bir şeyler de oluyordur aralarda.
Aman içim sıkıldı kendimden. Konu değiş bakalım hemen.
İçim sıkıldı dedim yaa fırsat bildim bunu (arada gazlanabiliyorum bak:)) attım kendimi yataktan aşağı, gece boyu kendisini yataktan düşürmemek adına duvara yapışık uyuduğum laptop’umu da çektim aşağı, yeter be dedim. Masama oturamayacağım ve odamdaki herkes de uyuduğu için oturamayacağım masayı oturulabilecek hale getirmek için uğraşamayacağım için(evet bahanelerim iyidir.) kendimi çalışma odasına attım. Belki bu vesileyle ders de çalışırım güzel olmaz mı:) ben bu sabah 9 da kalkıp kütüphaneye gidip işte ders çalışmak olsun, gerekli kitapları almak olsun, cv düzenlemek, cover letter yazmak olsun bunlar gibi lanet işlere adayıp kendimi gün boyu da ordan çıkmayıp akşama kendimi sokaklara vuracaktım. Planım buydu yani ama saate bakıyoruz 1 olmuş hatta geçmiş şu anda planımın bir 4 saat kadar gerisindeyim ve bu sayıyı bilirim ki 9 10 a kadar çıkarır en son amaaan yarın başlarım derim. İşsiz kalıcam bu gidişle haydi hayırlısı.:) Bu durumda tam bir irade örneği göstereceğim (bak bak nasıl gazlandı.), bunu hatta şu an göstermeye başlıyorum: Çıkmayacağım bugün dışarı çürüyeyim de şu çalışma odasında göreyim günümü. Gerçi bu planım geçen hafta da vardı benim, geçen Cumartesi de minderde oturup hem böyle yavaş yavaş işlerimi halledecek hem de dinlenecektim ama sonra kendimi 20.00 taksim servisinde studio live’daki eski 45likler partisine giderken buldum. Oyüzden bu hafta çok da iddalı olmıyım bari, kısmet diyorum. Herşeye kısmet diyorum bu ara hatta erteleme aktivitesi öylesine içine aldı ki beni durumlar üzerinde düşünmeyi de erteleyip kısmet diyip çıkıveriyorum işin içinden. Minimum beyin aktivitesi, maksimum laf kalabalığının ortasında yüzdüğümü farkettim şu an bir de... napalım KISMET! :)
not: ben şu yazıyı yayınlayabilene kadar saat kaç oldu sürekli bir we're sorry page le karşılaştım virüs içinde mi yüzüyor bilgisayarım nedir, o yönde dokundurmalar yaptı bu blogger amca bana:) ertelemeyi bırakmam gereken bir şey daha şu bilgisayarı ilgili yüce toshiba insanlarına götürüp bir formatmış, bir temizlikmiş, bir bakımmış kısaca bir elden geçirtmek.
Şöyle kebaplı, şalgamlı, fındık lahmacunlu, çiğköfteli sofralarda çok kereler soğan ve sumak’ın arasındaki o müthiş uyum bizi canı gönülden etkilemiş, saatlerce olmasa da dakikalarca ne de uyumlu bir çift olduklarından, birbirlerine ne de yakıştıklarından bahsedip durmuşuzdur. Şimdi düşünüyorum da ne iğrenç bir insanım len ben, ama sadece ben değil çevremde bana engel olmayı bırak bir de bu düşüncelere çanak tutup üzerinde konuşup birlikte gaza geldiğimiz arkadaşlarım da en az benim kadar iğrenç. Gözlerimizi çatalın ucundaki sumak bezenmiş ince soğan diliminden alamayıp, konu üzerinde dakikalarca konuşmak ne oluyor kardeşim? Bir de sonrasında başka uyumlu çiftler bulmak: mesela pastırma ve humus da çok uyumlu bir çiftmiş meğer ama benim haberim yokmuş. Kişiliklerini ayrı ayrı beğendiğin insanların birlikte olduğunu öğrenip mutlu olmak gibi bir şey oldu benim pastırmalı humusla tanıştığımda hissettiklerim:) böyle de güzel güzel anlatırım hissettiklerimi, konu pastırmalı humus olunca:) Uyumlu çift diye romantik bir başlık atıyorum sonra soğan diyorum pastırma diyorum, evde kaldın kızım sen diyorum sonra bir de çaresiz kendime:) peki üzülüyor muyum? Bilakis pek bi eğleniyorum yine:)
Baya kafa patlatmıştık biz bu yemek dünyasının uyumlu çiftleri hakkında ama alkolün etkisiyle olacak diğerlerini hatırlamıyorum ama son günlerde sık sık görüp her gördüğümde içimi ısıtan bir reklam geliyor aklıma. Tema: çikolatayla fıstığın efsanevi aşkı. Bir tarafta küçük dükkanında çikolata yapan güzel mahçup ifadeli bir kadın, ve karşısındaki dükkanda fıstıkçı ve yine bir okadar mahçup adam, arada şarkı söyleyen çocuklar, mutlu sonda ise fıstıkla çikolatanın birleşmesi nezdinde birleşen yine bir okadar mahçup kalpler:). Çikolatanın özünde var romantik bir şeyler bir de böylesi şirin şarkılı, mahçup ifadeli, masum tavırlı, insanın içini ısıtıveren bir reklama link verirsem belki kendimi bir biraz olsun kurtarabilirim pastırma ve soğanla yarattığım imajdan:)
Mart mı gelmiş? Yoksa ortasına bile gelmiş, hatta onu geçmiş sonuna bile yaklaşmış mı? Bugün 19’u mu yoksa? Yoksa mezun olmaya 3 ay gibi bir zaman mı kaldı? Yoksa hayatın büyük bir bölümünün cidden artık sonlanıp bilmediğin başka bir fazına geçmenin eşiğinde miyim? Yoksa bu durum beni bir de içinden çıkılmaz bir sıkıntıya mı sokuyor? Hatta sadece beni değil çevremde mezuniyetin eşiğinde olan herkesi de.. öylesine devasa bir sıkıntı yani bu karşısına çıkanı hop yutuyor, vallahi ben bunu bildim bunu gördüm herkesin yüzünde.. kimi görsen yüzü düşük, bir dokun bin ah işit sözünün derin anlamına idrak ediyorsun e naber diye sorduğunda.
Çok acaip bir şeymiş mezun oluyor olmak, cümlenin kuruluşu bile garip. Tekrarlı bir de kulağı da tırmalıyor geçtim insanın içini bunaltmasını. Biliyorum cümleler beynimde büyüyor, uzuyor, laçkalaşıyor içinden çıkılmaz hale geliyor ve bunu sadece beynimde de yapmayıp al işte klavyeye de dökülüyor. Konuştukça (benim durumumda yazdıkça oluyor şu an için) açılır mıymış insan? Büyük yalan, al işte daha da kapandım. Belirsizlik her durumda rahatsız etmiştir beni ve bu önümdeki hayatımın en büyük belirsizliği mi yoksa(bu soruya ah dedim ne de küçük bir hayatın var aslında da kendini bir şey zannediyorsun, tam bunu derken de aslında bir şey de zannetmeyip küçük bir b.k olduğumu düşündüğüm zamanlar da geçmiyor değil beynimden ama konuyla ilgisiz değil mi).
Bir şeylerin bitmesi hep can sıkıcı insan hayatında. Evet evren kutlu bir yer: biten yokolan “şeyin” yeri başka “şeyler” tarafından bir şekilde dolduruluyor, yayılmacı ve hevesli bir tarzı oluyor diğer “şeylerin” herzaman hoop diye olmasa da bir şekilde dolduruveriyor giden şeyin yerini. Evet bu durum cepte tamam, Ama şimdi gelgelelim 17 senedir hayatın yüzde(%) şu an hesaplamak istemediğim maşallahlık bir oranını kaplıyor eğitim öğretim dediğimiz kutlu hadise. Onun gidişi bayaa büyük bir boşluk olacağa benzer o sebeple, ve yerini doldurur diye umut ettiğimiz iş yaşamının nezaman gelip şenliklerle karşılanacağı da belirsiz.. işte o belirsizlik belirli duruma gelene kadar o boşluk; ağır depresyon, uyku, mutsuz hissiyat, hayata öfke, düzene kendine ona buna şuna öfke ile dolar mı acaba diye düşünerekten de kendikendimi bunaltma işlemime başarıyla devam ediyorum. Şu an aslında cv düzenleme, cover letter yazma şirket araştırma gibi aktivitelere devam ediyor olmam gerekir, ama ben başlamadım bile; buyur burdan yak.
Kendi kendimin içindeki bezmiş isteksiz küçük insana sesleniyorum, daha dün sabah cıvıl cıvıl uyandın, bir dokunup bin ah işittiğin arkadaşlarına geçecek bunlar diye moral verdin, şimdi böylesi bunalmak oldu mu yavrucum?
not:çok acaip bir başlığım var, nokta atışı adeta!