Hakkımda

Fotoğrafım
"when I was a young girl, I used to seek pleasure"

20 Aralık 2010 Pazartesi

çok utanıyore


Sevgiliyi askere gönderdik.

Bunun üzerine blog yazacaksın deseler hayatta inanmazdım ama 20lik diş çekimi sonrası evden çıkamayan bünyem için dünya artık daha dramatik, hayatım pek tabi daha “pathetic”

Şunun şurasında mayıs ayında dönüp gelmiş olacak olan(uzun tamlama) sevdiceğe methiyeler düzmek, düzemesem de konuyla ilgili sayısız twit atmak, facebuka çift ne kadar resmimimiz varsa hepsini upload edip her birine de mıcır mıcır yorumlar yazmak istiyorum. Evet.

Beyefendinin gidişi sonrasında hatta tam da birliğe teslim olduğu gün(evet bu kalıp sözlüğüme yeni katıldı) toplaşılan arkadaşlardan biri bişi anlatmıştı. Bir arkadaşı varmış sevgilisi askere gitmiş, bu kız facebukta “bıdıbıdı (ilgili) dönemin yolunu gözleyenler” gibi bi gruba katılmış, her gün orda arabesklerden arabesk şaşkı sözleri, içli şiirler, özlü sözler paylaşan bir insan olmuş kii normalde de pek kafa diye tabir edilen bir kızımız imiş. (normalde vurgusuna dikkat) Anlatırken pek komikti bir güldüm bi güldüm. Ama şimdi..  
BEN MİYİM LEN O?? :) henüz dahil olduğum bi grup yok belki ama bakmadım desem yalan olur:P
Şaka len yani baktığım şaka diil ama ilk konuştuğumuz gün var mı hakketten acaba diye baktımdı. Şu an şu katılımcı ruhumda ise uzak durmayı tercih ediyorum:)



Ozaman size şafak saatini de takdim etmek isterim. Bu supersonik saati ilk o akşam eve geldiğimde ilgili facebuk gruplarını ararken buldum. Adamın biri askere gitmeden önce aha da bunu yapmış ve kullanıma açmış bildiğin hayır duası topluyor(bence:)). İlk gün buna da baya gülmüştüm ama biyandan da kendimden utana utana sevdim galiba kendisini. Evet ben özlem ve ben bir asker yolu gözleyicisiyim. (off bunu bile söyledim:S) merak edenler için linkini burda veriyorum:  http://site.mynet.com/337kd/  bence yüzyılın internet icatlarından biri olabilir:)

Neise efendim, mıçmıç sevgililerden hiç bir zaman haz etmezken "içime şeytan mı girdi; yoksa 3 gündür evden çıkamadığım, işe bile gidemediğim için küçük ve sevgi dolu bir ev kızı mı kaçtı da" bu haldeyim ve bu yazıyı yazıyorum bilmiyorum ama, napıyım yahu

insanın atıp tuttuğu gibi de diilmiş ayrıca bunu da duyurayım. Şu ara asker saati olan casio f bıdıbıdı’dan stand up’ında anlattığı bir çocukluk anısı içinde bahseden alpay erdem i izlerken bile gözlerim dolmakta, arar da görmezsem diye telefon dibimden ayrılmamakta, askerlikle ilgili türlü kurallar, terimler, acaiplikler öğrenilmekte, izlenen en ufak şeyde bile acaba izlemeseydim de dönüşte beraber mi izleseydik diye düşünmekte ve bunun gibi hallerdeyim.

Dediğim gibi bu benim kendimden bile beklemediğim bir yazı, ama oluyormuş. Zaten çok da bişi yazmadım bence:)
hala mıçmıç sevgili kategorisinde sayılmam yani onu söyliyim,
bukadarcık şey saylanmaz..

ama bir yandan işte o yol gözleyenler grubu da yok yaani şu an facebukta onu kursam mı acaba? O saylanır mı ki:P

saylanmak da acaip bir kelime:)

buarada şaka bak biliyorsun, ciddiye alırsan çok fena:)

not: saatin görüntüsü bugünden:) bence iiyim baya:P

19 Aralık 2010 Pazar

mızmız hayatım

"Cerrahi operasyon"la alınan yirmilik dişim sebebiyle, iki gündür supersonik bir şekilde şişerek quasimodo’ya bağlayan yüzüm, acı çekmek, yemek yiyememek, sinirlerimin harap olması, ota ve benzeri şeylere ağlamak gibi hallerim oldu, olmakta, ve daha bir süre de böyle devam edecek gibi gözüküyor.

Bu sebeperle 2 gündür yatagımdan çıkmadan izlediğim diziler, takip ettiğim bloglar artık beni hayli yormuş olacak kii “aaaa benim de blog’um vardı ona yazsam ya” dahiyane fikrine erdim.

Eennd hiyır ay em.

Ebet genel konseptimin bişilerden sızlanarak eglenmek olduğunu biliyorum ama şu an bu diş mevzuunda okadar hassasım ki, sanıyorum kendisinde çokça malzeme olsa da bir kenara bırakacağım.

Ve bıraktım.
Ama sanki şu an ondan daha fazla bahsetmeye değer bişi de yok.

Evet şu an dünyanın en mızmız insanı olmaya adayım.

The end.

7 Ekim 2010 Perşembe

second biggest lie


<
 fotoğraf kaynak: http://amaranth628.deviantart.com/art/Shoes-56691515?q=boost%3Apopular+in%3Aphotography+shoes&qo=121


öncelikle uyarıyorum okuyacağın yazı çokça subjektif bir yazıdır! aman dikkat:P 

second biggest lie;

bu seferki de kendi kendini yıllarca kandırışın hazin öyküsü:

benim ve topuklu ayakkabıya duyduğum özlemin öyküsü.. gözlerimde topuklu ayakkabı giyen sütun bacaklar gördüğümde oluşan hülyalar ve karnımda büyüyen hafif bir kıskaçnlıkla perçinlenmiş bir öykü.

öykü görüldüğü üzere pek de edebi:)

şu yaşıma gelene kadar lise ve üniversite balolarım haricinde giyme ihtiyacı da duymadığım, pigme boyumla kendi çapımda barışık olduğumdan giydiğim düz dümdüz ayakkabılarla yıllar içinde iyice yayvanlaşan ve topuklu ayakkabıların ince yapısına 36 numara olduğu halde sığdıramadığım ayaklarım yüzünden de kısır bir döngü içine girdiğim bir hikaye. ama kendi kendime, işe başladığımda böyle  türlü puntolarda türlü şekillerde topuklarıyla rengarenk  ayakkabılarım olur, üzerlerinde ptır pıtır yürürüm, yetmez, koşar, seker,zıplar ederim diye düşünerek uyuttum bu bünyeyi.  

yine olmadı  

yakın zamanda katıldığım bir nikahta zorla giydiğim sıradan topuklu ayakkabılar, nikahın yapıldığı mekanın döşemeleri değişik girintili çıkıntılı bir şekilde olduğundan o gelinle damadı kutlamaya çıkıp fotograf çektirene kadar o girinti ve çıkıntılara girerek ve çıkarak o ayaklar sağlı sollu kaç kez burkuldu mesela... bu işte acı dolu bir hikaye.. sonraa gecen sene gaza gelip sadece 3 gün peşpeşe giydiğim topuklu botlar sonrası o bilek 2 hafta nasıl ağrıdı, lisede bir tören için sahneye çıkarken eskaza giydiğim topuklu ayakkabının arkamda yürüyen kişinin tam sahneye çıkarken ayağıma arkadan basması ile ayağımdan fırlaması ve benim protokolün önünde duruma sarfettiğim "nahoş" sözcükler, lisede de üniversitede de balolarda toplamda yarım saat ayakkabılar üstünde durup sonrasında çingene ayakları ile etrafta dolaşmam.. hep bana mı ızdırap?

yok bu konuda biliyorum ki yalnızım,

kız-kadın-bağyan-hanım-.. dediğin kaç yaşına da gelmişse bir de, o topukluları giyecek.

ondan sonra şirkette müdürler almanya türkiye maçına gidiyor sabah almanyalara, ben de müdür olsam da gitsem diye hayıflan dur:P  


topuklu yoksa kariyer yolu da tıkalı arkadaşım, renkli babetlerle sorarım nereye kadar ciddiye alınır 1,60 civarındaki bir bünye? :)

5 Ekim 2010 Salı

first biggest lie!



kandirildim

hem de baya fena halde

ööle ufak bisi de diil; yillar boyu uzuun uzuunn, böyle inceden islene islene bildigin kandirildim, ayakta uyutuldum, genç kiz hayallerimle oynandi, yetmedi her biri bir bir kirildi atildi.
her gün olmasa da çokça gün dinç bir sekilde kalkip, makyajimi yapip, sikirsikir giyinip, is için yola çikip, ise varip, belki o aralarda ya da geldikten sonra hafif bir kahvalti, yapip fönlü olmasa da zaten kendinden fönlüymüs gibi duran saçlarimla acaip isler çikarip, günün sonunda türlü happy hour'larda türlü kokteyllerimi yudumlayip, yazlari tatli teraslarda, kislari genis kis bahçelerinde ööle es dost takilip, ay bugün de burda su jazz konseri var, surda da söyle bir sergi sali aksami tekliflerine de gözü kapali atlayip, tek derdimin ertesi güne gözlerimin belki azicik sis olmasi olup, eskaza o aksami evde geçireceksem kitabimi okuyup güzel bir filmimin tamamini izleyip bitirip, cilt bakimimi felan da yapip öyle yataga girmeyecek miydim? günasiri gittigim spor salonu da su kompozisyon içinde unutmusum ama onu da sayalim:)

olmadi.


tamam belki biraz sex and the city hayalleri bunlar ama neden olmayaydi yahu?

ayni is yerimde part time çalisip-kasmayalim stajyer olup :)- haftada 2-3 gün geldigim zamanlarda tam bu model olmasa da aksamlari is çikislarina mutlaka programlar koyan, ay burda bu varmis, dün aksam da surdaydim falan diyerekten istyanbulun nabzini tutup içine dahil olup haberlerini de departmanimla paylasan bi insandim. cuma günü kosarak eve giden bünyelere sasirarak bakar, tüm haftasonu boyunca yurda bir kez bile ugramazdim, evet anlatimimla birlikte olay gittikçe bir sehir hikayesine baglanmakta farkindayim:)
ama bana ne oldu?

simdi planlar hala yapiliyor, wishlist'ler yaziliyor, istanbul life dergileri timeout'un sitesiyle hasir nesir yasaniyor, gidilmek istenen yerler birikirken çikista kosarak eve gitmek isteyen bünye daha agir basiyor. yine gidiliyor ediliyor etkinliklere katiliniyor bir sekilde ama o kafadaki modellemenin yakinindan bile geçemez.

mutlu muyum evet ama iste sorguluyor da insan biyandan ulen 20'li yaslarin ortasindasin, enerjinin ve sosyal hayatin doruklarinda neden degilsin diye? kiz arkadaslarla teraslarda yudumlanacak mojitolar neden evde yapiliyor, koltuklarda pelte haline geliniyor diye:) tadlari ayri tabi aslinda ki bu da baya eglenceli ama yine de dedigim gibi sorguluyor insan... ya da üstüste 4 haftasonu bu aksam dans edelim sabaha kadar deyip ilk 1,2,3,4. haftalar da yaa böyle sakin bi yer bulup otursak, güzel bi yemek yesek, ay yorulduk aslinda saat da kaç olmus eve mi dönsek diye bahaneler üretip 5. haftada ancakk gitmek istenen dans etme aktivitesine neden? gidene kadar aslinda bütün bahaneler ve uyusukluk gidince yine eski günlere dönülüyor performansatn hiçbisi kaybetmemisçesine sabahlar olmasin deniyor.. ama gidene kadar üretilen bahaneler yillardir business woman hayatinin çok acaip renkli olacagi hayaliyle kandirilan bünyeme agir geliyor..


bunca sikayetten sonra düsünüyroum aslinda biyandan seviyorum da evimde vakit geçirmeyi ama yaslaniyo muyum len diye panik oluyorum bu sefer de.. allahim paradokslarin ortasinda yine panik hallerdeyim.
biliyorum yalniz da degilim, ay disari çikmayalim evde pizza söyleriz film izleriz, oyun oynariz kendi içkimizi yapariz dedigimiz her bir arkadas, sadece dedigimiz de degil bunu gerçeklestirdigimiz ve evden hiç çikmamak adina alinacak seyleri bile marketten siparis ettigimiz ya da bütün bunlari henüz gerçeklestirmemis olsak bile disarda görüsmeyi bugün yorgun muyum, biraz da hasta, ay sanriim mesaiye kalicam, ya da nezamandir erteledigim bisi vardi diyerek erteledikçe erteledigimiz bütün arkadaslar, ya da iste corporate slave olarak her gün sabah kalk ise git aksam yorgun argin çik hiçbisi yapacak halin olmasin böyle mi geçecek hayat, haftasonunu bekle ay sonunu bekle bayram-seyran-ot böcek tatilini bekle, yeri gelip hasta olmayi bekle ki rapor alabil belki diye düsünen ve bu düsünceleri bir sekilde bi yerlerde karsilikli dile getirdigimiz bütün insanlar:)

we are not alone! :) degil mi?


15 Eylül 2010 Çarşamba

öyle böyle şöyle şeyler:)



Şimdi şöyle şeyler oluyor

Gün içinde ikiarada da olsa(ama özellikle akşamları diyelim ki iş yerimden okuyan sevgilii arkadaşlarım/müdürümün felan yanlış anlamaları olmasın, haşaaa:P) türlü türlü 9320930 tane siteler bloglar geziyorum, ayy bak cihangirde vintage pazarı varmış, stanford’lu gencin biri youtube için instant arama sitesi çıkarmış youtube’un ceo’su da kendisine twitter’dan iş teklif etmiş, bilmem kimin japonya gezisi süper geçmiş, falanca blog’un template’i ne güzelmiş gibisinden gibisinden.. sonra okuduğum herseye birden heves ediyorum. Japonyaya gidiyim diyorum, işte blog’umun renkleri benim de böyle olsundan çıkıyorum, tabi çılgın iş fikirleri yaratıp köşeyi dönmesem de mutluluktan yarılma fikri hep mevcut. Şimdi sana soruyorum hayat bana zor değil mi sence de?

Mesela şuan bunların hepsi benim mi olsun diyorum http://teaspoonvintage.bigcartel.com/

Biyandan komik de len hayat.

Fransa'daki  master’ından hali hazırda dönecek caaaanım arkadaşıma “bunu sana açıklamak zorundayım ama üzülme e mi nasıl olsa dönüyorsun” diyerekten şu linki yollamam üzerine http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1018869&Date=14.09.2010&CategoryID=79  Kendisinin “allahin adina cok emindim bu fransizlarin boyle olduguna. ne varsa yurdumun killi ama hayat dolu adaminda. ekmegini tastan cikaraninda :)” diyerek komikli bi mail attı ki, hem güldüm hem de bi taraflarımı yırtıyorum yurt dışında yaşıycam diye acaba yanlış yolda mıyım diye gülerken düşürüldüm:P şaka len şaka! Bana ne elin avrupalı efendilerinden canımm sevgülüm:P

Lafı gelmişken buraya da yazalım. Hedef 2012 mayıs arkadaşlar, 2012 mayısta artık iş bulunup mu gidilir, vasıflı göçmenlik mi olur yoksa en vasıfsızından gemilerde kaçak yolculuk yapıp mı olur bilmiyorum ama türkiye dışında bi yerlerde yaşamaya başlanacak, olur ya hani konsolosluk görevlileri felan benim bu time plan’ime uymak istemez felan hiç olmadı başvurular yapılmış bekleniyor olacak (açık kapı bırakmakta fayda var tabi:))Mesken hakkında henüz spesifik olmadığımın farkındayım ama o da olacak:) gidilecek bu diyarlardan.

Hayat bi de acaip,

dün akşam alt kattaki teyze kapımıza kocaa bir ağaç büyüklüğünde saksı çiçeği koymuş kapıyı çalıp "bu burda dursun e mi" dedi. "Niye burda lenn?" Diyemedim "he teyze he dursun tmm" dedim. "Ben gelir sularım bunu" dedi, "zahmet etmenize gerek yok aslında biz sularız arada" diye iyilik yapacak oldum bir de ayar verdi üstüne "siz yapamazsınız dibinden dibinden sulanması gerekiyor" diye. Arkadaşım madem bukadar hassasız odunsu çiçeğinle ilgili neden bizim kapımızda? Acaip işte:S

Bir diğer acaiplik Akşamları işten çıkıp yollar aşıp evceğizime ulaşmaya çalışırken(iş: bahçeşehir, ev: bostancı) istisnasız herr akşam köprü girişinde o trafiğin tıkanması ama köprünün üstünde pıt diye açılması:S vallahi anlamıyorum, bakıyorum yol genişlemiyo bişi olmuyo aynı devam ediyo hatta daralıyo bile, hani gişeler öncesi olsa sadece trafik yine bi nebze anlıycam ama gişleleri geçince de devam ediyo biraz sonra tam köprünün ayaklarından geçince açılıyor. Manyak mı len bu? Deli olucam:S tabi buna şükür bazı günler işten çıkıp adını hala bilmediğim tem/e5’e bağlandığımız anda başlıyo ve köprü öncesi sonrası üstü heryerde devam ediyor ki ozaman bildiğin deli çıkacak oluyorum ama neyse, istanbul’un trafiği değil burda acaip olan(zira ona alıştık) ama o köprünün gizemi:S. Hee buarada benim körü köprü diye bahsettiğim ikinci köprü oluyor buarada diğerinde böyle bir manyaklık yoktur belki:S

son bişi daha söyliyim öyle gidiyim acaip bi playlistim var aslinda playlist bile denemez windows mediaplayer'in içinde libraryden shuffle yapiyorum, çöplük bilgisayarimdaki bütün sarkilari siraliyorum felans, sonra sööle bi listeye göz atiyorum, aaa bu neymis yeav diye istisnasiz her seferinde the one I love(live) track'ine tikliyorum. müzik basliyor, bende bir mutluluk bir mutluluk.deli gibi sevdigim sarkiyi her seferinde yeniden kesfetmek de ayru bir acayiplik azizim.

diyceğim budur.
haydi see ya'

sonradan edit: köprü mevzuu açıklığa kavuşturuldu laaakin halen acaip geliyor! :)

11 Eylül 2010 Cumartesi

road trip yes, bus trip no!!


Otobüs yolculuklaını sevmiyorum.

Uzun olsun kısa olsun; tren olsun, uçak olsun binek araç(bu sözcük iş deformasyonu yapıcak bişi yok:)) olsun, ama mimkinse otobüs olmasın. Ama olmak zorunda olunca da yapacak bişi yok, bkz: kdz. Eeğli- istanbul yolu.

Şehiler arası otobüs söz öbeği pek bir tatlı ve nostaljik ve bi yandan da edebi gelirdi bana.(herhalde küçüklüğümüzde yılmaz erdoğan’ın okuduğu soğuk ve şehirler arası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan dizesiyle ilgili bu kısım:), buarada çok yeni okuduğum kitapların ana kahramanlaını bile hatırlamakta zorlanırken bu şiiri baya baya ezbere bilmem de ayruu bir dumur neise))

ne diyorduk otobüs yolculuğu ivit. Öndeki koltuğunu yatırır, yanında kocamaaan bi teyze, yanında bir de torun, çocuk, yiğen kategorisinden sinir bozucu bir bonus var ise, üst taraftan üfleyen klima kapatmana rağmen başka bir takım aralıklardan ya da hiç olmadı ön ya da arka sıranın havalandırmasından yönüne göre ensene, boynuna, iki gözünün ortasına, ve türlü yerlerine üflemekte inat ediyor, sen de koltuğunu yatırdığında arka taaftaki bayaa yaşlı teyzenin "ayy kızım bana daral geliyor kaldır şunu" demesinin üstüne "teyzem belim ağrıyo benim de, hem benim oturduğum yeri de görüyorsun" diyerek öndekine suçu atıp yatık vaziyetteki koltuğunu milim oynatmayıp o yolculuktan huzur bekliyorsan... zor arkadaşım çok zor. Bir de eğer bagaja verdiğin, host’un kendine, yolcularına ve müessesine inanılmaz güveni sonucu; etiketlenmeyen sıradan sıt çantanı her durulan yerde inen insanların bagajdan çekip çıkardığı ve sırtına attığı çantaya benzetiyor, aha bu sefer valahi benim çantam diye hop oturup hop kalkıyor, bu durumun gerçekliği sonucu olası senaryoları aklından geçiriyor, sözkonusu çanta içindeki eşyaların senin için önem/değer sıralamasına giriyorsan. Off hepten fena. Bir de koridor tarafında oturuyorsan her gelip geçişinde o hafif uykunda poposuyla haşır neşir olduğun şişmanca host durumu var ki kendisi sussuzluktan dilin damağın bir bütün olmuşken muhtemelen orta kapı merdivenlerinin altındaki, içinde ne olduğunu çok acaip meak ettiğim krallığında uyuyordur ve o kafanın üstündeki teorik olarak bastığında kırmızı ışık yakması gereken servis lambası nedense çalışmaz, hadi bakalım yeni bir dert.

Ve arkadaşlar, bu parametrelerin her biri türlü varyasyonlarda ve kombinasyonlarda seni mutlaka bulur, beni buluyor ya da. Ve yine buldu. Dün gece 1 de binip 5 sularında indiğim şehirler arası otobüsümde bu yazılan parametrelerden bir kaçı ile yine ve yeniden haşır neşirdim. Sonuç: bugün 15.30’a kadar felan uyudum, yine de kendime gelemedim.

not: başlıktan bahsedelim. stereomood.com'daki road trip modu şarkıları acilen bi cd ye bir mp3 çalara bişiye doldurup, beni de bir araca tıkıştırıp, yanıma da sevgiliyi ve sevilen arkadaşları verip hadi kızım sen bikaç gün gönlüncee gez gel, yolculuk başlangıcı şarkın da the tallest man on earth'ten gelsin "the dreamer", dersen evren bana, sana puanım 10:) ama buarada gerekli iş izinleri alınacak, finansal destek sağlanacak, trip aracı bulunacak. bunları sen yaparsan sevgili evren, şarkıları cd/mp3 player'a vallahi de ben atıyorum:) bu da böyle anlaşma olsun;)
onun resmi de bu olsun-ba-yıl-dım. http://atilla1000.deviantart.com/art/Trip-139938067?q=boost%3Apopular+bus+trip&qo=16



not2: yarın 12 eylül, oyumuzu veriyoruz, tepkimizi gösteriyoruz. ve sevdiğimiz bir klişe ile bitiriyoruz "hayır'lı günler!"

25 Ağustos 2010 Çarşamba

acaip şeyler


uyuyoruz biz bööle rahat da bi akşam. pislik sıcak yok. camlar açık felan. sonra birden aydınlanıyo hava deişik bi ışıkla, bi de gürültü, helikopter mi len o? vallahi helikopter.

sonra camlarda filmlerden fırlama adamlar, siyah giyimli başlıklı falan. bildiğin tırmanmışlar da 3. kata. sizi alıkoyuyoruz diyo içlerinden bitanesi, yatak odasının ortasına açık olan camdan zıplayarak. ne alıkoyması be nie derken. amerika başkanına suikast'tan diyo iyi mi?

nasıl yani, odur budur, çingenlik yapıcam arama iznin var mı yok haneye tecavüz bu falan diye adam amerika başkanı diyo. naıl olur niye bizde şüpheleniyosunuz diyorum. bir diyo geçen hafta anlamsız bi şekilde tarihinizde hiç yokken charlie's chocolate factory'deki ışınlanma makinası çakması makinayla amerikaya gitmişsiniz apartopar diyo. aha vallahi de doğru.

sonra diyo sen geçenlerde iş'te amsterdam gelen bi telefonda zoraki ingilizce konuşan bi kadına mail adresini kodlamaya çalışırken ilk harfte o diyip ıkınıp sıkılıp "o for obama" demişsin diyo. bu da doğru iyi mi.

sevgülüm de peki ben diyo? sen de yeni aldığın twitter'ına daha bismillah demeden onla ilgili bişiler yazmışsın diyo. yok vallahi memur bey falan diicek, adam hiç kabul edecek gibi değil. karşı konacak bi durum yok

zaten camdan çıkarıyolar bizi, helikopterin ipine tutunuyoruz felan. sonra bizi bi koruma evine götürüyorolar:S neyse o tanık koruma programının çakması heralde diyoruz. diyo ki çünkü içlerinden biri sizi normal bi yerde tutarsak linç edilisrsiniz. koruma evi de çocuk yuvası gibi bişi. (bu da sanırım toy story 3'ten) böyle bi sürü odası var bi de bahcesi istediğimiz gibi dolanabiliyoruz falan, zaten de diyoruz ki uslu olalım iyi halden belki affediliriz. ama bi yandan bi detektif bizi seviyo, inanıyo sanki ama onun da eli kolu bağlı. uslu durun dolanın işte buralarda zaten mahkemeye kadar çok uzun süre geçer diyo. biz bööle gece gündüz ağla derdini anlatmaya çalış sürünüyoruz.

ama biyandan üstümde ipek gecelik felan var, prenses edasında dolanıyorum bahcede felan. arada da rüya len heralde bu diyorum bi düşüyim bi uyanıyım diyorum(burası inception) ama yok olmuyor

buarada televizyon yok izletmiyolar. bahçede dolanırken dolanırken orda da hansel ve gratel'in evi gibi bi ev varmış ii mi. camından içeri bakıyorum aha da televizyon, haberler. türkiyeyi gösteriyo bi de. taksimde bi eylem. baya da kalabalık hee:) bizim için, türkiye'ye geri gönderin len diye sloganlar atılıyo, ellerde pankartlar. dur bakiiim en önde de buraynla deryey yürüyo, bööle damarlar falan çıkmış yani baırmaktan. bi duygulanıyorum bi duygulanıyorum(el de sallıyorum burdan kendilerine:P)

yok diyorum bırakıyorum ben bu iyi hali, kaçıcam burdan. şu çakma ışınlanma makinasını bulabilsem:) sevgülüme de anlatıyorum gidicem ben diye, yapma etme diyo. yok koydum kafaya gidicem sana da yardım getiricem, gerekirse RTE'ye çıkarım diyorum(BAK) sonra ışınlanma makinasını mı buluyorum yoksa böyle yine bi inception bi yerden düşüyorum da bi rüyadan çıkıp diğerine mi atlıyorum orası tam net diil ama.

çat deryey ve buraynın uyuduğu bi odadayım. ama ölücem yani ağlamaktan uyanın falan diye. burayn uyanıyo ilk inanamıyo oha nasıl geldin falan diye ben diyorum ki inception oldu galiba başka bi rüyadaydım ama gerçekti de hakatten yoktuk dimi len biz, siz eylem falan yaptınız mı bilmem ne bişiler bütün soruları anlaması mimkin deil tabi. özere de yardım götürmem gerekiyo falan derken bi sarsıyo beni, "şimdi dur sen olduğundan ve aklının başında olduğundan emin olalım. kaç yaşındasın diyo".

22 diyorum. o an bi şimşek 22 diilim ki len ben. aha da rüyaymış diyorum, heryer yıkılmaya başlıyo ben de çok şükür uyanıyorum(bu da inception'ın allahı)

arkadaşım, rüyalar bilinç altının yansımasıymış oymuş buymuş. bu nasıl pis bi bilinç altı!

ay buarada bütün bu olaylar yaşanırken diyorum ki ben bunu rüyaysa blog'uma yazarım kesin, sonra diyorum ki şimdi ordan da takp edilirim. ilerde bişi olur yine benden bilinir. bunu rüyada deil gerçekte de düşünmüş olabilirim. allahım totemim de yok.

şu an çok tırstım.
:)

22 Ağustos 2010 Pazar

biliyor musun tatildeydim.
yediğim içtiğim benim olsun gezip gördüklerimi anlatır mıyım bilmiyorum. sanki anlatmam zira bilmem ne günlükleri die başlanan ya da başlansın die an be an not tutulan tati/gezilerin bile yazıları ya bitirlemedi ya da başlanamadı. oyüzden bu sefer böyle demiş oluyım, büyük ihtimal yazmayacağımı da sen bilmiş ol.

corporate slave hayatıma biraz daha bronz ve biraz daha uçuklu olarak kaldığım yerden yarın devam edicem.
bir ara sana da yazacağım.
tatilde çok acaip yeni teyzeler tanıdım mesela. "the teyze" fenomeninin farklı boylarına mensup:)
böyle şeyler işte:)
gelicem.


sonradan edit: teyzeler tanıdım derken, tatilde bir yeşillik gölgesinde onlarla oturup örgü örerek ya da torun pışpışlayarak onları daha yakından tanıdım gibi mi oldu len? ööle olmasın:)
tdk büyük türkçe sözlüğünden bakıyoruz:
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&kelime=tan%FDmak&ayn=tam
burdaki ilk maddenin dördüncü fıkrası. bu benim tanıma fiilimin açıklaması. aslında tam bu da diildi, ama oldu o oldu:)



11 Ağustos 2010 Çarşamba

alternatif kariyer hayalleri arasında gidip gelen zihnim

Bundan sonraki hayatımda wedding photographer ya da book binder olmak istiyorum, mimkinse ikisini birden. Bunlara önceden de olmak istediğim şarap ve likör yapıcısı, gezgin, kişisel rehber, gurme, shot bar sahibi ve benzeri seyler de eklenince baya parlak bir geleceğim olduğunu söyleyebilirim. Parlak da işte bi de popomu kaldırıp bunlarla ilgili bişiler yapmak gerek, internetten tutorial’lar blog’lar okumakla, ay bununla ilgili şu kitabı alıyım demekle olmuyiii:)

Wedding photographer dediysem, bu böyle yazııık her genç kız gibi beyaz gelinlik hayalini bu şekilde bastıracak heralde gibi şeyler düşünmeyelim, zira hazetmem döverim:) şöyle fotoğraflar çekmek, öncesinde konseptini belirlemek, her bir ayrıntı için uğraşıp didinmek, fotoları çekmek, gerekirse şoplamak, böyle çok acaip fotolar yaratmak istemekteyim. Hımm digital otomatik makinandan başka bi makinayla hiç herhangi bir foto çektin mi dersen? Yok çekmedim. Fotoshop programı mesela bilgisayarında var da bir kez olsun açtın mı, bir fotoyu siyah beyaz yapıp contrastını biraz oynamak dışında ki onu da office’in picture manager’i dışında bişiyle yaptın mı dersen? O da yok. Ama konsept bulurum çok deli, gerekirse öğrenirim de fotoğraf çekmeyi editlemeyi. Ne olacayydı:) beraber işe gireceğim arkadaş-lar- da hazır. Vallhi oldu bu iş:)

Book binding’e gelince kendisini bugün kesfettim. Uzuuyn zamandır türlü defterlere hastayım, geçen sene bir pasajdan aldığım deri kapaklı kilitli defteri dünyanın en güzel defteri adı altında buraya bile yazmış onunla da kalmamış önüme gelen herkese bakk dünyanın en güzel defterini aldım diye göstermiştim:) yani seviyorum, hele el yapımıysa tapıyorum. Bir baktım amazon’da konuyla ilgili zilyoon kitap, internette zilyon tutorial hem yazı hem video olarak. Dedim oldu bu iş:) yaparım ben bunu da. İşte en başta dediğim gibi ne kaldı? Popoyu yerinden kaldırmak. o da olur belki bi gün:)

 Neise haftasonu gidilen yerleri yazacaktım. Başlıyım.

Inception: dünya alem sayfalar döktürdü kendisi için ama spoiler içeren şu resim beni benden alan. http://twitpic.com/2d8mj6  Ha begenmedik mi çok begendik o ayrı:)

Artiste Terasse: iyiydi hoştu ama hal yoktu iki bira içildi, kalkılmak istendi, kalkarken kredi kartı verildi ki hesap çekilsin, garson beyefendimiz yok çekemeyiz bu tutarı dedi. En sevdiğim. Olur mu öyle şeyle başlayan cümleler sonrası paşa paşa çekti. Ama bizi kaybetti.

Ranchero: hakkında baya güzel seyler okuduğum bir meksika restuarant’ı kendisi. Meksika olduğundan oohh acı acı çok güzel olacak diye nice zamandır ayarlamalar yapmaya çalışıyordum. Gittim gördüm yedim ama olmadı. O kafada yaratılan acıdan gözleri yaşartan müthüş yemeklerle karşılaşılmadı. Ama bir şans daha verilmez mi, verilir pek tabi

Trivial pursuit: gönüllerin şahı. Bir gece 4 kişi oynamamız lazım diye kadıköyde kapanan kitapçıların önünde, cadde tarafındaki d&r’lar aranıp kaçta kapanıyosunuz peki elinizde trivial pursuit var mı sorusundan, caddeye vardığımızda d&r’ın yerini hatırlayamayıp ikişerli gruplar halinde bulmak için sağa ve sola ayrıldıktan, zamanla yarışıp kendisini bulduktan, o gece sabah kadar bu oyunla kendimizden geçmemizden beri hepp başımızın tacı:)

Japonya medya sanatları sergisi: insanlar neler yapmakta azizim. Japon işte. Yarım saat vardı biz gittiğimizde kapanmasına. Yetti mi? Tabiki hayıvv:) gidin görün hatta beraber gidelim, zira tekrar gideceğim kendisine.

Venta del toro: ispanya gezimizden beri sangria’nın hastası, tapas’ın kölesi bi insanım. bu nefsi köreltmek lazım dedik, aradık bulduk. Ha mekan tatlı, terasında galata kulesini izliyorsun direkman, türlü ispanyol tadları ile oluşturulmuş menüsü de var, ispanyol tınılarında dekorasyonu da ama gel gör ki o sangria olmamış arkadaşım. Ama gidilir, çokça gidilir, hatta müzik de yapılıyormuş zaman zaman, onlara da gidilir.


cremeria milano: bilen zaten bilir bunu. İnanılmaz italyan dondurmacısı. İlk gittiğimde çikolata sosunuz neden yok diye ağladığımda kasada duran adamın çünkü ihtiyacımız yok diye beni paylamasını çabuk atlattım. Zira o dondurmanın içindeki çikolata cidden sosa falan meydan bırakmıyor azizim.

not: çat diye bitiririm, bazen:)

9 Ağustos 2010 Pazartesi

haftasonu notları yine yeni:)

haftasonu notlarım pek renkli:)


beyoğlu afm'de inception,
cezayir sokağında Artiste Terasse,
caddede Ranchero,
evde trivial pursuit,
pera'da japonya medya sanatları sergisi,
kuledibi'nde venta del toro,
istiklalde cremeria milano


bol yemekli, içmekli enn sevdiğim haftasonu modeli:) her birinin ayrıntıları verilecek, ukalaca buna kesin gidin buna uğrayın bunun da önünden geçmeyin felan denecek.
ama galiba şimdi deil:)
öperim
 

4 Ağustos 2010 Çarşamba

çoklu kişilik bozukluğu




bundan sonra hayattaki yegane amaçlarımdan biri; yol ortasında kendi kendilerine resimlerini çekmek isteyen grupdaşlara yanaşıp ver hadi ver ben çekiyim demek; fotoğraf makinasına hamle yaparaktan..

annenin, normalde annesiz yaşanan eve geldiği en çok nerden anlaşılır? buzdolabında yatay vaziyette artık 3. sıraya başlayan su dolu kola şişelerinden. maksat hararet yapan çocuklar souk su bulsun. portatif, ergonomik, dökümü kolay, nispeten az yer kaplar, kümül olarak efektif istiflenebilir.. ve bütün bunları içilmekte olan 1 litrelik kolaya bakarak kim düşünür; tabiki bir anne:)


insanın zihni ortalama 1,2 litre biradan sonra bir güzel açılıyor, esprileri şakalar, lafı gediğine oturtmalar, arada ağız kayabilir sözcükler yuvarlanaraktan birleştirilebilir, karşı tarafın anlamaz bakışlarına anlam verilemeyebilir ama agzından çıkacak ya da çıkan sözleri içinde çevirirken kendi kendine eğlenme hali super değil mi? allahım çok seviyore:)

 şirkette deli gibi tereyağlı ballı ekmek yiyorum, kurumsal kimliğe hiç uymuyor biliyorum ama kendime engel olamıyorum, sabahları geliyorum bir tane, yeri geliyor öğlene dooru bir tane bazen öğleden sonra bir tane(sabah olanın dışındakiler hep opsiyonlu:P) allahım utanmasam daha da yerim. Bir de tost yaptırıyorum onu sıcak sıcak, yağ balın kaymaktan sonraki gözdesi onlar da bi yerde muhteşem ikili, bi de sıcak sandwhic ekmeğinde… yerken ağlamak istiyorum. Hatta şu anda da istiyorum, yemek istiyorum patlayana kadar yemek istiyorum:)

not: başlıkta kandırdım, evet. :)

2 Ağustos 2010 Pazartesi

is-te-mi-yo-rum


Haftasonu notlarım çok parlak değil: bir memleket ziyareti, 4 saat gidiş, 5 saat dönüş, deniz, kum, ev, baba yemekleri, şezlong, arı, aynı yaz içerisinde defalarca yanan tenimin artık 8.kat olarak ama ilk gün heyecanıyla kızarması, 1 çınaraltı çayı, 1çift ayakkabı, bir sokak dürüm-ki ne özlemişim- türlü teyze tiplemeleri, ve babamın beni mütemadiyen uyandırmaya çalışması ile dolu bir haftasonu.

Pazar günü plaj ne kalabalık, yanımızda bir kaç “ahbap” bu lafı da kendimi bildim bilelim ilk kez kullanıyo olabilirim. Dude mu len yoksa ingilizcesi bu ağır havayı karşılamıyo mu hiç?. 3 yaşını başını almış çift –bu sözü de uzuuyn zamandır kullanmıyordum bak görüyo musun:)- başlarda ne tatlı bak bööle çift çift gelmişler hep beraber sözleşmişler aman da ne ii etmişler falan diye bütün insan sevgim içimde. Ama sonra o sevgi, enseme vuran güneş ve içlerinden sarışın ve sigara içmekten sesi çatal çatal olan hanfendinin o çatal sesi benim beynimin içindeki bir metal aksamda çiziktire çiziktire benle dalga geçmeye başlayana kadar. Bu uyanış noktam oldu, sonra bir farkettim, anam ne kasıntıyız yahu. Sevgi barış dostluk ve kömür kenti ereğli’deyiz epi-topu bu kasım kasım kasılma durumu ne- allahım süper ikilemeler kullanıyorum epi topu dedim!-

Bahsettiğim boyalı sarışın teyzem çok bilindik bir tip. Sarışın ve çatal ses dedim hemen de canlanmadı mı kafanda, doğruyu söyle? Bu iki özellik birleşince yanında bilmişlik de otomatikman geliyor. Çocuğunu zaptedemeyen bir anneye kınaya gözlerle bakıyor, ahhh şekerim ne yapacaksın, biz arda’yı büyütrken.. diye başlayan cümlelerde hep birinci çoğul şahıs üzerinden konuşup, yapıldığı anlatılan her aktiviteyi bir sevgi sarmalı halinde hep beraber yaptıklarının altını çiziyor, ordan atlıyor işte geçen hafta da çeşmedeydik şekerim çok ayağa düşmüşten dem vurup, yeni hobisi çanta örmeyi sanki o keşfetmiş ve caaanım milletimin onun bu aziz keşfi olmadan bir çanta örmeyi dahi aklına getirememiş olduğunu düşünüyor olacak ki, işte bu bölümünde de bir ters bi yüz yapıyorum ama bu iple çok "organik" bir hava veriyor gibi laflarla grupie’lerine örmekte olduğu çantayı sunup, aynı zamanda örgünün terapi etkilerini anlatmaktan da geri kalmıyor, yanında herkese yetecek kadar getirdiği evde hazırladığı sandwhicte kullandığı domatesi aldığı köy pazarını ve teyzeyi çok "pastoral" diye betimliyor, resmen içimde bir yerleri hatır hatır uyuz ediyordu.

Yazarken yoruluyorum dinlerken daha da fenayım. Zaten sıcak, şezlonga yaıldıkça yayılıyor yeri geliyor kenarlardan taşıyor ama bedenimi kaldırıp bir mp3 player kulaklığı takamıyorum. Hayır bi de mimiklerimi engelleyemez hale geliyorum ki farkederlerse üzerime sıçramaları ihtimalini şu an düşünüyorum. Fenaymış.

Neyse boyama sarışın çatal teyzemin gölgesinde kalan ahbaplarından çok bahsedemeyeceğim zira şu an anlıyorum ki ben bildiğin kadının büyüsüne kapılmış olacağım ki başka pek net bir ayrıntı hatırlamıyorum, kocasının da ne kadar aktivist olduğundan dem vurup, yerel yönetimin internet sitesine neler yazdığını ve beldiye başkanının eşiyle nasıl ağız dalaşına girdiğini aktivist oluşunu destekleyen örnekler olarak anlatmasından başka:) Bir de işte 3 çiftlerdi:)

O değil de deniz çok acaip bişi, böyle dalgalar, ilk girerken üşüme, aptal bi mutlu olma içindeyken, anlamsızca açılma sonra geri yüzme, işte denizin dibinde taklalar bişiler,

Farkettim ki sonu bağlayamıyorum,

Bağlamam gerekiyo mu onu da bilmiyorum

bi süre etrafta boyama çatal teyze sarışın istemiyorum.

nokta.
yoktum, döndüm,
yakınım,
yeni post da yakın..
böyle de teaser.




28 Temmuz 2010 Çarşamba

azmettim

 


Bazen insanın saçma salak bi şekilde basireti baglanıyor ya, normalde olmadığın kadar anlamsız bir hale bürünüyosun, ne yaptığını bilmez bi şekilde aynı hareketi tekrarlayıp duruyosun, basiretinin bağlı olduğu zaman dilimini atlatınca ise özgüven sıfır bile değil -gecen sene bu zamanlar mülakatlara gitme işini abartmış, gün aşırı kah o ofis kah bu ik şirketinde kendi üstn yeteneklerimi ve grup çalışmasına yatkın ve lider özelliklerini de içinde bulunduran yüce benliğimi anlatıp dururken, en olmayacak şirketlerden birinde bağlandı o basiret denen pislik:)

öyle ki, aynı yollardan geçmiş arkadaşlar bilir FMSG sektöründe her yeni mezunun en tepedeki hayali iki şirket vardır. bunlardan en kastıranı, oralara varmadan önce 1sınav, 9 essay, 2 ön mülakat aştıranına, mülakat için gittim. Ofislerinde her türlü kapıyı aşmak için elindeki dandik ziyaretçi kartını biyerlere okutman gerekiyor. Adam ofisinden çıkıp tuvalete giderken bile kaç yere kart okutuyor, ben bu zihniyeti anlamıyorum arkadas! Ama neyse:)

elimdeki ziyaretçi kartını öncelikle turnikelerden geçmek için kullandım! Çok iiydim, kılçıksız geçtim desem yeridir:P asansöre geldim, çaırdım, yetmedi bi de içine bindim, çıkmak istediğim katın tuşuna basıyorum bana mısın demiyor, yanımdaki nemrut kartı okutacaksın dedi, kartı bi daha kullanmayacığımı düşündüğümden çantamın en derinliklerine yollamıştım kiii yüzümdeki karışık ifadeyi gören nemrut hanfendi üfffffffffffleyerekten kendi kartını okutup “kaça” diye hönkürdü, hadi onu da atlattık ve asansörden çıkmayı başardık. 

Şimdi asansörden inip koridoru geçince önümde aşmam gereken cam bir kapı arkasında da resepsiyonistlerin oturduğu desk vardı. Ben gayet kendimden emin ifademle-because it sells- yürüyorum aslında duramadığım topukluların üstüne-because it sells, too- kapıya geldim, açılırdı heralde diye düşünüyorum. çocuk saflığı denen şey var ya onun içine düşüp çıkmış durumdayım. 

Neyse efendim o sırada aklım çalıştı bu pislik kartı burda da okutmam gerek heralde die ama okutucak yeri görmek konusunda biraz yetersiz kaldı o akıl. Gördüğüm bütün çıkıntılara, kapı koluna, cam kapının üstündeki koca wi-fi zone yazısı da dahil olmak üzere sayısız yere kartı okutmaya çalıştım. Bi yandan gülümsedim ki içimden ettiğim küfürler dudaklardan okunmasın. İçerdeki iki görevli de vücut dilleri ile bana slow motion gibi gelen hareketlerle yaaaandaaaoaaa işteeeee geriiiiiii gibi şeyler diyorlardı. İyice panikledim, wi-fi zone yazısına takıldım kaldım. ulen sanki hayatımda bu yazıyı görmedim, zone falan diyor ya elektronik bi dalgalar kesin burası diyorum, baska bişi düşünemiyorum. Basiretin bağlanması işte bu arkadasım. O an umarsızca kartı o wi-fi zone yazısına okutmaya çalışmak, içerdekiler yanda yanda yaparken aynı yerde takılı kalmak, kalmak da kalmak başka tek bir hareket yapamamak. 

O görevlililerden biri artık illalah diyip gelip kapıyı açana kadar benim için heralde bir 38 saat falan geçmişti. Ve kapıyı açıp sadece vücut diliyle yandaki cihazı göstermesi ve gözlerime "hiç mi kurumsal şirket görmedin ve artı ne de bön bi insanmışsın sen" bakışları.. o topukluların üstündeki özgüven bırak yerlebiri, darma duman, toz duman, parça pinçik ve benzeri seyler oldu. Ben bunu unutamam. 

Bugün de tekrar yad ettim zira serviste gelirken ön koltukta oturan kızcağız gözüne güneş geliyo diye perdeyi kapatmak istedi ön taraftaki perdeyi aldı, çekti de çekiyor. Ama bi yere kadar gelir o perde, arkadakini de çekip ortada birleştirmek için. kız o an en az benim kadar bön, durup durup öndekini çekiyor, güneş fütursuzca gözüne dalmaya devam ederken öffleyip tekrar çekiyor tekrar çekiyor düşünemiyor arkadakini de çekeyim diye. kendisiyle derinden empati yapabilmeme yardımcı anılarım olsa da o an bir aydınlanma yaşıyorum, şimdi ben o basireti bağlanan kişinin bön'lüğüne şaşıran karakterim ulen diyorum. kendimi biliyim.
yine de insaflıyım bir süre bekliyorum kendine gelsin aklını başına alsın, yazıktır hemen bozmıyım diyorum ama olmuyo. elden ne gelir, bu karaktere bürünmüşken daha fazla bekleyemem artık omzunu dürtüm tek kelime etmeden arkadaki perdeyi gösteriyorum. o bakış, ah o bakış...:)

"üzülme len ben de senin gibi oldum çooook ama bak şimdi azmettim görüyosun", demek istiyorum:) ama konuşursam büyü bozulacak, alaycı gülümsememi de takıyorum ağzımın kenarına.. ay olayın bu tarafında olmak da pek hoşmuş:)

zaten de kıza gıcıktım:)


26 Temmuz 2010 Pazartesi

haftasonu notları


Cuma gecesi için uzun yol planları yapıp sonra yine ve herzamanki gibi o yola çıkamayışım, sıcaktan uyuyamayışım, evin heryerinde torba torba ağır ağır salınan boğucu havadan nefessiz kalışlarım ile edilen Cumartesi günü.


Kendimi minder koltuk kanepe yatak halı döşeme kalebodur banyo mutfak grubu içinde ordan oraya atışlarım içinde edilen Cumartesi akşamı Taksime gidiş için hazırlanma, basabas ve türlü makaslarla taksime ulaşan sarı dolmuş içinde popomu olduğundan daha küçük bir yere sığdırma çalışmaları, taksim, meydan istiklal hava sıcak, adını hatırlamadığım bir japon mekanında bekleyen yavrular, pek mahçup garson kız, atraksiyonlu tek kişilik demlikler içindeki bitki çaylarının tüketimi ardından, teksimde bulunması pek de imkan dahilinde olmayan açık hava, ama kalabalık-sesli-curcuna- olmayan bir mekan isteği, şans eseri bulma-neoclassic-, tabureler üstüne geçirilen 3 4 saat içinde tüketilen kişi başı 0.33, 1, 1.5, ve 2 lt biralar, yavrulardan birinin evine gidiş, artı biralar ve "orlando bloom, kate winslet ve benzeri insanlardan hangisine daha çok.." muhabbetleri eşliğinde doğan güneş,


uyku, sıcak, uyanış, sıcak, cihangirdeki kahvaltı mekanına-rafineri- yollanma, sıcak, klima hayali ile içerde oturma, siyah çerçeveler, ayna duvarda mirror mirror on the wall yazısıyla, kendi yarattığımız kahvaltı, köy ekmeği arasına peynir ve kurutulmuş domatesli tost yeni favorim, masa değiştirme ama mekanı birtürlü değiştirememe, monopoly, maşka nişantaşı teşvikiye semtlerine diktiğim 11 evleri teker teker kaybediş ardından iflasa sürüklenişim esnasında evlerine ev paralarına para ekleyen diğer yavrular, 7 ye doğru mekandan ayrılış, “sıradan insanlar” için beyoğlu sinemasına koşu, karın aç, filmde sadece görüntüler bi de araba sesi, bi de sessizlik, dayanabilme limitim yarım saat, karanlıkta kapıyı bulup dışarı atma kendimizi, görevli amcanın "zaten bu film sizin tarzınızda değildi" söylemiyle bizi ezip atmasına bile sinirlenmeme, elimde sevgilimin eli, sokaklar, çikolata şelalesi, çiğköfte, midye dolma gibi alakasız yemekler, aynı sarı dolmuş, eve dönüş, yorgunluk, sıcak, uyku, sıcak.


Bir hafasonu daha bitti.
Baya güzeldi:)

23 Temmuz 2010 Cuma

Ben hep.. #2



Ben hep bişi izliyorum mesela lap-top’ta kendi başıma, arkada o devam ederken önde 32 tane tab açıyorum fire-fox tercihim:)

 aynı anda hem how I met’te Ted Barney’e Robin hakkında verdiği derslerden geri kalmazken mesela bi yandan gitti gidiyor’da bilimum elbiseler bakıyor, markapon’da kaçmış fırsatlara üzülüyor, timeout istanbul’da ve biletix’te tam o laptop başında oturulan anlarda istanbul’da hangi aktiviteler kaçırılıyor diye hayıflanıyor, okuduğum bloglardan birinde adı geçen barın sayfasına göz gezdiriyor hem de ekşisözlükte mekan için neler yazdığını okuyor, heveslendiysem ilgili kişilere konu hakkında mail döşeyip hadi gidelim buraya diyor, konudan bağımsız kanepede gözüme çarpan dvd’nin üzerindeki aktör’ün kim olduğunu hatırlayamayıp üstüne bir imdb açıp merakımı giderip ama adamın sayfasındaki film listesinden izlediğimi hatırladığım bi filmin de sayfasını açıp aaa şurda şunla izlemiştik gibi düşüncelere gark olup, ay müziği de güzeldi heee diyip bilimum siteler ya da bilgisayarımda olduğunu düşünüyosam dünyanın en karışık bilgisayar folder’ı olduğunu idda ettiğim downloads’ımın içine girip şarkıyı bulup onu açıyorum. Bu sırada zaten izlediğim şey de bitmiş oluyo:)

 Böyle bir denk gelme yok, bazen küçük evrenimin uyumuna şaşırıyorum:)

20 Temmuz 2010 Salı

memnun



"What did you miss most" , diyor cameron chase’e

 House M.D., Bölüm 616

..biten evliliklerinin ardından, boşanma kağıtlarını imzalamadan hemen önce..

Hem de bu soruyu cameron'un “gece yarısı bilinçsizce kolunu boynuma atmanı seviyordum en çok” demesinin hemen ardından yöneltir chase, cameron'a.

Galiba film-dizi-lerde oluyor böylesi methiyeler bi tek
Zira insan oğlu, ayrılık üstüne kötüler herseyi, küfreder çok güzel, verip veriştirir ufacık şeye bile, nefret eder baya baya kendince, her yeni duygusal şarkıyla da tazeler nefretini.. bir süre.

ta ki çok sevilen gelene kadar

O geldikten sonra da eskiden bahsetmek yakışı-k-almaz zaten

Hiç olmamış gibi davranılır önceki ilişkiler..

Herkes memnun

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Ben hep... #1





Ben hep listeler yaparım, herzaman kendim de yapmam araştırırım, copy paste’lerle birleştiririm, bazen bulduklarımı uç uca ekler bazen de aynı amaç için oluşturulmuş olsalar da ayrı ayrı hallerde tutarım, unuturum çünkü aynı yolda ilerleyen başka liste-m-lerin varlığını değil ama nerde saklandıklarını.

ölmeden önce görülmesi gereken 372873 film, en iyi 832938 animasyon-romantik komedi-tarihi-macera filmleri, londra metrosu grafiği şeklindeki illustrasyonda adı geçen filmler, bıdıbıdı yılı gidememişolsamdahevesliydim film festivali filmleri, yakın arkadaşlarımın önerdiği oyüzden kesin severim die düşündüğüm filmler, sosyal medya mecralarında kişilerin status/duvar/twit/ileti/profil açıklaması/alıntı/blog tanıtımı-headline’ı-entry’si/ gibigibi bilimum serzenişlerinde hayat bulmuş alıntılarla, vuu güzel sözmüş/lafmış/cümleymiş/konuymuş diye beğenip izleme kararı aldığım filmer.. aklıma ilk gelen film listele isimleri mesela.

Ortak noktaları film oluşlarının dışında, -ucundan köşesinden tesadüfen izlenen bir filmle başlananlar hariç- tüm listelerin hep bir şeylerin daha iyi olacağı düşünülen gelecek için bekletilmeleri. Gelecek bazen haftasonu, bazen o akşam, bazen de belirsiz bir zaman dilimi bulutunun göbeği.

Gelecekte yapmak istediklerimin listesi oluşuyor bugünlerde yeni değil ama yine. Ben yazıyorum ama bi yandan da insanların imrenilesi hayat hikayeleri/ay falancadan duydum-şurda okudum-bizim bi arkadaşın bilmem nesi-osu-busu-şusu da şöyle yapmış böyyle mutluymuş cümleleri/ filmlere konu egzantrik-romantik-tesadüflerin mucizelerle sonuçlandığı-acı bitse de vayy be nasıl da dolu dolu yaşadı dedirten hollywood-bollywood-yerli-bağımsız üretimi hayat hikayeleri beni etkilemiyor değil.

Bir gün im juli’deki yola çıkıp çektiği otostopa duran araç nereye gidiyorsa yolunu o tarafa çeviren kız olmak istiyorum, bir gün işini bırakıp Uganda’ya yerleşen pigmelerle dans blogunun sahibi, bir gün tatil planları yaparken bozcaadada baktığım bağ evlerinden birinin tanıtımındaki turist olarak gelip adaya yerleşme kararı alan pansiyon sahibesi, bir gün konser organizatörü, bir gün metropol insanı ordan oraya koşturan toplantılardan başını kaldıramayan ama iş çıkışında da sosyalleşmek için enerjisi olan, bir gün de diyorum ki yok ben şöyle gezgin olıyım sadece yaşlanınca da gezgin zamanların anılarının yazıcısı.

Liste yine uzuyor/farklı başlıklara ayrılıyor/dağılıyor/ dağılanları bir yerlerde unutuluyor...

ama yeni maddeler ekleniyor, hevesle
Zaman dilimi yine belirsiz..
olsa da heyecan veriyor:)

15 Temmuz 2010 Perşembe

hikaye



"Bir gün bir kitap okusam da hayatım değişse" mesela. Kitaptaki hikayenin peşinden gitsem. Sırt çantamı kapıp hikaye mekanına doğru yola çıksam öylece, geride bıraktığım hayatı düzenlemek zorunda kalmadan.

Ya da bi film izlesem de yönetmenine aşık olsam, filmi için. hop şehrinde buluversem kendimi sabah kalktığımda, akşamdan yola çıkmış olsam mesela. Bi pijama olsa çantada, bi tişört yedek, bi de dvd’si hayat değiştiren filmin. O da beni beklemiş meğer bunca zaman, filmleri hep beni bulmak için...

Bir tatile çıksam bi ada olsa mesela, ya da sessiz kalabalık”sız bi koy. Ah ne güzelmiş buralar diye yaşamaya başlasam tam orda, şarabına aşık olup mesela, ya da gece yarısı denizden gelen esintisine. Denizin ortasında kursak soframızı sevdiğimle, ayağımız suların içinde. Tam ortasında kare beyaz masamızın ufak rakımız, tek derdimiz buz bittiğinde kimin kalkıp getireceği, onu... sesler esintiye karışsa, ne güzel bir şarkı olsa dudaklardam dökülen ince ince.

Hancı gibi bişi olsam mesela, tam da o bahsettiğim kalabalıksız koyda mesela. Her gelenin hikayesi ile dolsa günlerim.. ben de kendi hikayemi koysam bi köşeye, kendi yaptığım şarabın testisinin yanına mesela. isteyen için getirsem köşesinden.
Bi hikaye olsa işte tam orda. benim olan bi hikaye. dolu bir hikaye.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

corporate vicious circle !


pazar pazartesi salı çarşamba perşembe cuma cumartesi pazar pazartesi...

Balkonda oturuyorum Hatta aslında balkonda minderlerde seriliyorum, 8 aydır dream home’dayım bunu ilk kez yapıyorum, oyüzden huzurdan, esintiden, sevindiriklikten sarhoşum.. hatta belki biraz da biradan:)

Playlist’te Anneke söylemekte “somewhere” diye , ulen oturduğum yerden de yıldızlar gözükmekteymiş ki.. çok acaip.. Pazartesinin bunalımı varya zaten bünyede, üstüne facebukta yıllaaar önce oluşturulan albümlere referans vermesi yine faceuk’un, beni aldı götürdü.. o referans verilen albümlerden yola çıkılıp nice albümler karıştırıldı bilgisayar ortamında da olsa.. sonra yıllıklar açıldı, yetmedi cd’leri bile takıldı pc’lere.. kargo’dan varlığını bile unuttuğum ama windows media player’da library ve shuffle olarak tuttuğum play listimden aniden fırlayan “yıllar sonraaaa” isimli şarkı eşliğinde acaip zamanlar hatırlandı..
Sonra duruldu
Ya da durulmadı
Bilinç akışı vardı zira, aktı o bilinç ama yazarken hızına yetişilemedi, zira bi yıldızın göz kırpışı denen ve bizzat şahit olduğum bir zaman dilimi içinde ne düşünülenler aktı gitti..

Sonra playlist’te shuffle çalan şarkı benim yerime seslendi saçma sapan “where is my mind” diye... film maratonları olurdu okulda.. fight club’ı orda izlemiştim sanki, 10. dk’sında gidip, biryerler bularaktan kendime..film maratonları, sabaha kadar olurdu türlü filmler sabaha kadar peş peşe.. galiba hiç kalamadım sonuna kadar.. ya da başından da başlayamadım aslında.. geldim gittim ara ara..

Sevgili ile birlikte tanındı kim ki-duk.. bin jip.. maratonda diil ama onun gösterimini yaptığı bir sinema gecesinde.. Gafsa.. şarkısı filmin.. yok bu sefer playlist’imden çıkmadı tabiki, ben arattım, buldum.. mükemmel.. hele balkonda, hafif rüzgar, yıldız, huzur.. bu sarkyı kaç günler dinledim ben..
4 kişilik odam vardı, bir yatağım tavana yakın, altında bir masam, laptop’um gündüz gece yatagımda ya da masamda mesken tutan, 8 gün arka arkaya araya hiç başka şarkı sokmadan araya çaldığım şarkılar bilirim... oda arkadaslarım da bilir; dayanamaz kulaklıklarımdan taşardı çünkü biyerlerde bi ezgisi bi dizesi. Durdurdum şu an, daha fazla akmasın o bilinç:) Üniversite güzeldi be.. Dertsizdi, kedersizdi, sabah kalkıp gitmiyim be şu derse denendi.. salatalık ve barbunyaydı, sıcak biraydı konserlerde, çimendi, havuzdu, wow’du bazen,çokça yataktan çıkmamaydı, bazen de yatmama, study’lerde sabahlama nadiren amacına uygun olaraktan, nutella ve tost ekmeğiydi, Pazar sabahları avrupa yakasıydı, ender üşenilmeyen akşamlarda şöyle bir göle yürümekti, servise yetişmekti hem okuldan çıkmak hem okula varmak için..

1 sene geçti ya, aklım, zihnim benliğim galiba en çok bunu kabul edememekte.. Şimdi işte kurumsal dünyanın insanları olduk ya bir köşesinden hepimiz, bir yerlere saçıldık ya, terliklerle kapısını çalamıyoruz ya birbirimizin.. of çok fenayım!
Bi de her yanda sesler var, para biriktiriyoruz kurumsal hayatta, kredi kartlarımızı yatırıyoruz işte, taksite felan giriyoruz ki çok acaip, haftasonlarını bekliyoruz bi de istediklerimizi yapmak için.. daha fenası yıllık izinleri.. planlıyoruz her seyi, sabahları 6 ya da şanslıysak 7 de kalkıyoruz, bir yumurtayı sütle çırpmayı söz konsuu şarkıdan zaman zaman hatırlayıp yüzümüzü bile yıkamadan evden çıkıyoruz..
öğlen olsun sonra, sonra da akşam.. aslında bazen vallahi de işimzi seviyoruz.. ama yine de Pazartesi bunalımından kurtulamıyoruz!


NOT: Bozcaadaya daha hiç gitmedim.. ama kendisine yerleşmek istiyorum, diyorum ki bi evimiz olur, şarabımızı yaparız, ya da likörler çeşitli.. bi de mezeler mesela.. artık duyan gelir buralardan da! :)

11 Temmuz 2010 Pazar

yes, it's me, but I can live with it:)

10 Temmuz 2010 Cumartesi

For long you live and high you fly
And smiles you'll give and tears you'll cry
And all you touch and all you see
Is all your life will ever be
Run, rabbit run
Dig that hole, forget the sun,
And when at last the work is done
Don't sit down it's time to start another one
For long you live and high you fly
But only if you ride the tide
And balanced on the biggest wave
You race toward an early grave.

24 Haziran 2010 Perşembe

ghostbusters, psycho killer, inglourious basterds ve terbiyesiz kertenkele



EY OKUYUCU, ÜŞENMEDEN OKU! :)

Salı akşamı, yataga gitmeden bööle minderlerin üstünde aman efendim olmayan paramla şimdi nereye gitsem die ucuz uçak bileti bakıyor idim kendi kendime sağ tarafımdaki bir kıpırtıyla irkilip eş zamanlı "leann ne o kertenkele mi?? Evet kertenleke? Ne işi var onun ? Allahım bi de eşek kadar rengi de garip ay minderin altına mı girdi krtenkele, camdan mı geldi acaba, yumurtladı mı bi yere, arkadaşları da biyerlerdeler mi..." soruları beynime bildiğin üşüştü ama neise ki mikemmel bi insan olduğumdan aynı anda çığlık atıp ev ahalisini de ilgisini çekmeyi başarabildim:)

önce kardeşimin daha sonra da sevdiceğimin olay mahaline gelip sözkonusu minderi kaldırmasıyla ghost busters modundaki gecemiz başlamış oldu.

şu satıra kadar pek cici sürdürdüm sanıyorum yazımı .. here comes the dirty part:P

minderin kaldırılmasıyla fıtır fıtır salonun karşı köşesine koşturan, utanmadan bi de kuyruğunu bıdır bıdır sallayarak bu aktiviteyi yapan bi de ayıptır söölemesi ama b.k rengi kertenkele için bi sen eksiktin dağınık evimizde serzenişiyle dolup taşarken ben, peşinden cengaver gibi atılan sevdiceğimin aklından o an neler geçiyodu bilmiyorum:)
o utanmaz kertenkele koltuğun arkasında yok oldu, o bölgedeki bütün dergi sepetleri, minderler ve koltuk tek tek yerinden oynatıldı ama kertenkelenin izine raslanamadı taa ki aha orda nerde işte şurda konuşma bulutlarına kadar:) sonrai fıtırfıtır koşmaktan yorulmuş olacak ki, kendisini hunharca içine çekmeyi düşündüğümüz elektirkli süpürgeyi salona taşıyana kadar herhangi bir fiziksel harekette bulunmadı. O süpürge salona taşındı, fişini takmak için priz bulundu, o prizin önündeki koltuklar çekildi, prize takıldı pozisyon alındı ulen saatler geçmiyor sanki:) sevdiceğim bir ghost buster edasında elleri arasında süpürgenin borusu ayagı süpürgenin düğmesinde pozisyon aldı, tam ileri atıldı kii bizim terbiyesiz yine olanca hızıyla duvardan yukarı tırmanıp 83938921839 yaşındaki ve artık duvarla bütün olmuş klimanın arkasına girdi. PES!

başta çok takmadık bu aktivitesini zira dönüp dolaşıp çıkacaktı neden olsa.. Ama olmadı! o klimanın arkasından çıksın diye önce biraz vuruldu klimaya, sonra saç kurutma makinasından sıcak fırtınalar estirildi klimanın içine dooğru, sonra klima açılıp takır tukur seslerle çalıştırıldı kii hayvanoğlu hayvan bi rahatsız olsun da fırlasın dışarı, biz de icabına bakıp yatalım yahu sabah iş güç bizi bekler:) bütün bu offensif hareketlerimizi adam bildiğin takmadı arkadaş! Kendi kendimize önde klimayla haşır neşir olan sevgilim, biraz arkasında süpürgeyle hazır konumda bekleyen ghost buster mertebesine yeni ulaşmış kardeşim, daha arkada da verdiğim taktiklerle değil ama korkudan üzerine çıktığım sandalyeyle devleşen ben gecenin bilmem kaçında baya komik görüntüler içerisindeydik. sonra dedik ki yok biz bu klimayı yerinden çıkaralım, ve üzeyir kucakladı klimayı, kardeşim de daha sıkı sarıldı süpürgesine refleksler gerildi gören sanır ki acaip şeyler yakalıycaz.

Klima yerinden çıkartıldı ama 743284782 yaşında olduğundan bahsetmiştim ya, bu yapısı itibariyle zannediyorum zatı muhterem tek bir parça halinde üretilip, binanın yapım aşamasında ilgili yerine monte edilmiş bi daha da kendisinin hiç bir suretle yerinden çıkarılmayacağı düşünülmüş olacak ki, biz o klimanın duvarla bağlantısını kesemedik. ya sabır çeken üzeyir ve kardeş sigara üstüne sigara yakarken benim sandalyenin üstünde durmaktan ağrıyan bacaklarımın yerini alan dizlerim de artık acıyodu. Böyle ızdırap ben ne duydum ne gördüm:) klima onu tutan borulardan sarkıtıldı başaşağı yine gık demiyor terbiyesiz, vuruldu, sallamak suretiyle kertenkele için ufak çapta depremler yaratıldı deliklerden sapıkça sigara dumanı üflendi ama yok, yok oğlu yok:)

parlak fikir sevgiliden geldi, "korktu o, sen olsan çıkar mısın bunca seste, sessizce bekleyelim!" Diye..
Bu sefer ışıklar karartıldı göz klimanın silüetinde herkes stresle yeni bir sigara yaktı, saçmalığın daniskası anlar yaşıyoruz!:) yarım saat falan bekledik belki, olucak şey diil saat 3 oldu sabah 6 da kalkmam lazım zaten! Ve nie uykusuzum sorusunun cevabını kime anlatsam inanır sorarım size!:) yaa çıkmıştır o biz görmeden demek yerine ölmüştür lan belki içerde ya da hala saklanıyordur hücrelerden birinde tesellisini hepimiz daha çok tuttuğumuz için(çünkü diğerinde yakın bir gelecekte evin herhangi bi yerinde kendisi ile burun buruna gelme ihtimali var) dedik ki biz bu klimayı saralım çıkamasın içinden ve yatalım, hayır klimayı tamamıyle sökebilsek borularından atıcaz dışarı kalsın sabaha kadar kapıda ama o da olmuyor..
en son annemin zamanında özenle nevresimleyip yogran haline getirdiği bir battaniyenin söz konusu nevresimini sökerken buldum kendimi. Biyandan kardeş ve sevgiliye klimadan gözünüzü ayırmayın derken bir yandan bildiğin salondaki cesetimize torba ayarlıyor gibiydim. sonra bir de ip bulundu ama kafalar zehir gibi çalışıyor, ip nerden bulucaz aaa işte şööle bi koli vardı onu açtıydık da ipi vardı bilmem ne.. gecenin sonunda nevresimlerle paketleyip koli ipleriyle düğümler attığımız, terbiyesiz kertenkelenin bir yerinden sızmayacağından emin olduğumuz kocamış klimamız baş aşağı salonun bir köşesinde sallanıyordu.

Hey gidi yılların kliması diye cümleler geçiyor içimden ama tutuyorum kendimi yine..

elindeki süpürgeyle ghost busters karakterinden sıyrılmayan kardeşim ve bir inglourious basterds brad pitti kıvamındaki ben ve "süpürgeyle uğraşmıcaktık direk öldürücektim abi ben onu" diyerek saykokiller ismini uygun gördüğüm sevgilim ve salonun bir köşesindeki yeni kişiliği ile arzı endam eden klimamız ve içinde çok derinlerde biliyorum ki korkudan tirtitr titreyen ama terbiyesiz kertenkele işte bu beşli, aylar sonra dönülen blog için biçilmez kaftan olmadı mı sorarım?

o diil de bizim terbiyesiz kertenkele nezdinde diğer hemcinslerine de sesleniyorum "bize bulaşmayın bebeğim" ben okadar diyim:P

döndüm dolandım yaşadım uyudum süründüm gerindim serildim zıpladım yerimde duramadım yerimden kalkamadım, gittim ettim ama bak geri geldim


Son kii üç;
Bu çok gazlı bi başlangıç cümlesi diil miydi? Cümle de diil de aslında, girizgah diyelim hadi uzatmadan.
Son kii üç, geri döndüm arkadaşlar:)
böyle template'ini falan da deiştidim blog'umun, ki görülsün gazdayım:)
ama şimdi daha çok uykulu muyum diyerek,
günün şarkısı ile ayrılmaktayım:)

don't need another resolution
to feel as though i'm going somewhere, somewhere.