Hakkımda

Fotoğrafım
"when I was a young girl, I used to seek pleasure"

3 Ocak 2012 Salı

bozcaada'da yeni yıl enstantaneleri




çok işimiz ters bizim:)
yaz aylarında dolup taşan bozcaada'ya, popomuz dona dona insan yüzü görmeyeceğimiz bir zamanda gitmeyi özene bezene seçtik:)
hem de bütüüün gaz planları birllikte yaptığımız, ertesi sabah 5'te yola çıkılacak gecenin 1.30'unda gelemeyeceklerini öğrendiğim(bu öğrenme aktivitesi bir bendeydi, meğer herkes biliyimiş:P ama zaten benden başka 3 kişi olunduğundan bu 3 kişinin 2 kişisi de gelemeyen kişiler olduğundan bukadar laf kalabalığına gerek var mıydı bilmem:)) pek sevgili arkadaşlarımızın... anam ne toparlayamadım, gelemediler işte:)

neyse.. bozcaada'ya gelince; kaldığımız iki akşam boyunca yemek yenebilecek sadece iki yer bulduğumuz, onlardan birinde de otururken (Yakamoz) içeri sızan rüzgardan tirediğimiz, ama yoğurtlu sıcak ot mezesine bittiğimiz, Avustralyalı ama tam bir türk tınısına sahip Lisa ile tanışıp kendisinin kedisi gümüşe "güüümüüüüş oooolum üşüdün mü sen" diye tam bir türk teyze kıvamında seslenişine tanık olduğumuz,  Eski Kahve'nin kahvaltılarına bitip, 9 Oda'nın rahatlığına kendimizi bıraktığımız... yılbaşı gecesi için plan yapıp o gece çok soğuk olduğundan dışarı çıkmaya cesaret edemeyip ertesi gün gerçekleştirdiğimiz sahilde çam ağacı da süsleyelim, hediyelerimizi de altına da bırakalım, şarabımızı da içelim, manyak gibi fotoğraf da çekelim enstantenelerini yaşadığımız, öncesinde yaptığım 5 litrelik sangria şişesini her yere yanımızda taşıdığımız ve 3 gün boyunca içip durduğumuz ama bunun yanında ada şaraplarından da geri kalmadığımız, 2 gün boyunca biz soğuktan donar, rüzgarlarla dövülürken halimize zerre acımayan hava durumunun, adadan ayrılacağımız pazartesi günü tam tersi günlük güneşlik ve ağlatan bir güzelliğe büründüğü; vee nerde olduklarını merak ettiğimiz insanların güneş yüzü görünce sokaklara döküldüğü, dükkanların bir nebze de olsun açıldığı çok ama çok güzel 3 gün geçirdik.
dinlenmiş olmak gerekirken, bünyeye alınan şarap ve sangria'lar sebebiyle eve dönüldüğünde gitmeden önceki halden daha yorgun hisssettiren bu geziyi hayasızca herkese tavsiye ediyorum efendim:)

buarada yukarıda gif animation var, evet. ben yaptım: ohaaa çok güzel değil mi:))

22 Aralık 2011 Perşembe

yeni yılda tek dileğim... :)


yeni yilda tek dilegim:
tabiki dünya turu, baska bir ülkeye yerlesme tercihen avustralya, yeni zelanda felan hatta orda kendi isimizi kurma ama olmuyo mu?
beyrut
italya
amsterdam
paris
küba
brezilya
arjantin
.... gezileri






canon eos 5d mark ii
acaipli lensler , tabi bir de onlari kullanabilecek "gifted photographer" olabilme hali:) tabi bütün bunlar için makinayi tasimaya üşenmeme durumu



stop motion amisyon yapmak bir tane- amatör bisi:)

aklimdaki is fikirlerlerini hayata geçirecek motivasyon

pikap ve birsürüüüüü plak-artık zamanı geldi

bir sürüüüüü momiji (http://www.bywonderland.com/)


uzak festivaller bkz: glastonbury , yakin festivaller yine devam etsin tebi:)
 

 
daha çok tatil
daha çok haftasonu kaçamagi
daha uzuuuun haftasonu kahvaltilari
 
daha çok yazmak
daha çok okumak
daha çok film izlemek
daha çok vakit arkadaslarla
daha çok konser
daha saglikli hayat?
 
el becerisi ve yetenek ki ne biliyim cookieler, cupcakeler olmadi mi takılar, olmadi mi animasyonlar felan benden sorulsun:) amazondan alınan cake pops kitabı kullanılıp, türkiye'de fırtınalar koparılsın mesela:)(http://www.amazon.com/Cake-Pops-Tricks-Recipes-Irresistible/dp/0811876373/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1324541764&sr=8-1)

daha az trafik (evet dünyayi kurtariyorum su an), eve yakin is, ise yakin ev, ya da en güzeliiiiiiiiiiiiiiii home office hayat:)

bence baya özetledim:) ama ara ara girip bu listeyi bayaaa uzatmam çokça mümkün..^^

6 Nisan 2011 Çarşamba

yeni mezunlar için alternatif kariyer önerileri :) evet benden!




Şimdi zaman zaman bu blogdan olsun, twitter’ımdan facebuk’umdan olsun direk agzımdan olsun türlüü türlü hayatta yapmak istediim şeyleri anlatır dururum
Sonra dedim ki ben bunları bir toplayayım, adına da alterno kariyer listesi koyayım, hayatımın türlü dönemlerinde yapabilir miyim bir bakayım:) alternatif kariyer peşindeki insanlara da bir yardımımız olsun:)mezuniyet dönemi de geliyor şimdi gençler ne yapacağını bilmez haldelerdir onlara da bir ışık olsun:P

Evet başlıyoruz:

İlk sırada düğün fotoğrafçısı var: uslanmaz romantik gibi gerzek tamlamalar var ya hayır o ben değilim, ya da olayım düğünler ne tatlı aktiviteler ben de bunları objektifimle unutulmaz hale getirmeyi amaçlıyorum değil. Ama bir estetik var ortada, herkes bi mutlu felan, güzel kareler oluyor güzel çekilir  güzel düzenlenirse herşey.. güzel len işte yaparım ben bu işi çok da güzel yaparım:) olayım mı? Bence olayım.

El yapımı defter yapıcısı: el yapımı olan her şeye bir sarkarım, yapamam ama hemen onu da öyle yaparsın bunu da buraya kondurursun diye çok güzel akıl veririm:) bu defter yapımıyla ilgili de neler okundu, neler izlendi, ne malzeme araştırmaları yapıldı ama benim gazımla masaya oturan sevdicekle geçirdiğimiz bir Pazar günü sonunda benim elimde eciş bücüş sayfaları birbirine eş bile olmayan bir defter varken, sevdiceğin elinde dünyanın en tatlı el yapımı defteri dururken anladım ki bu işi de başaramadım:) ama tasarım aşamasında iyiyim şimdi orda da kendimi aşşağılamıyım:P

Çocuk kitabı çizeri-Çocuk kitabı yazarı: evet biraz hollywood filmleri özentisi bir insanım. tatlı tatlı kitaplar çizeyim böyle orjinal şeyler ama küçük butik kitapçılarda satılsın şanslı çocuklar görsün bir... he ama çizemem yani bir yandan da çubuk adamdan başka bişi e ozaman yazıyım:)

Yemek fotoğrafçısı: okadar yiyoruz ediyoruz, bir yemeğin peşine düşüp ne yollar gidiyoruz işte ben onları da fotoğraflıyım, foodporn sitelerine meze olayım:)

Stand-up’çı: yani bildiğin kelime olarak ne yazmam gerektiğini bilemedim stand-up yapan kişi oluyım işte, komik olıyım böyle baya gülün siz de karnınızı falan tutun sonrasi iyilik sağlık:)

İlişki danışmanı: çok pis yardım ederim, yapma kızım etme kızım derim, oolum sen de naptın yea azcık alttan alsana derim, hakketten iyiyim.

Hediye danışmanı: bak bunda tecrübem bile var hem de yılların tecrübesi, bilen parmak kaldırsın:)

Kokteyl yapıcısı-içicisi: sevdiceğe geçen doğumgününde bir de kokteyl seti alındı ama şu an düşünüyorum da onu kendim için mi aldım len ben işbu alternatif kariyerimizin ikinci ve önemli bölümü olan içici sıfatını daha da layığıyla yerine getirmek için:) Ama sevdiceğin bu takımı ilk kullanışında yaptığı fıstık yeşili renkli kokteylden sonra yapıcı kısmına da adayım. Hayal gücüm geniş: mor’unu bile yaparım:)

Çöpçatan sitesi kurucusu: tabi artık acaip siteler var farkındayım:) ama arkadaşım zamanı olmayan modern zaman insanlarının her önüne gelenin üye olamayacağı bir takım komünitelere ihtiyacı yok mu? Var.. biz düşündük insanlar yaptı:)

Shot bar sahibesi: arkadaşım bu konsepti de istanbula biz getirecektik onu da yaptılar, üzülüyorum.

Sapa bir yerde bulunan kedili cafe sahibesi: hadi bunu da yaptılar diye hayıflanmayacağım:) bildiğimiz sevdiğimiz bir konsept. Arkadaşım o ne güzel rahat bir hayat: otur, gelenle gidenle muhabbet et, kendi kendine spesyeller yarat, menüyle oyna, kedini sev-ki aslında ben bunu yapamam ama konsept için şart!.. güzel yani:)

"Aaa onunla ilgili şöyle bir site vardı" bulucusu:  off bunu da çok güzel yaparım, tabi ben poposunu kaldıramayan bir insan olarak internet sitelerinde, bloglarda ordan oraya atlar durururum üzerinize afiyet, ve bir şey anlatıyorsanız onu olmasa bile benzer bir şeyi görmüşlüğüm olur çoğu zaman.. bak oyüzden ihtiyaç varsa beni alın:)

pastacı :   ki çağın revaçta mesleklerinden
blog yazarı-ama para kazanından:) :   tabi benim gibi 3 ayda bir yazınca olmaz o
hediye paketi tasarlayıcı :   görüyoruz örneklerini severek izliyoruz:)
mektup yazarı :   ahh ahh nerde o eski mektuplar
pasta süsü-cake topper- imalatçısı:   bunun da hastasıyım ama yine bir el becerisi gerektiğinden üzülüyorum
çikolata kursu hocası:   çok net yaparım, temiz iş:)
öğrenci:   yorum yapmıyorum
şehirde nerde ne yapılır, ne yenilir derleyicisi ve anlatıcısı:   kitap çıkarıcam, net
sosyal sorumluluk projesi gönüllüsü:   seviyoruz
köşe yazarı:   olayım dediğimde olabilsen keşke
kartpostal tasarımcısı-hadi e-kart da olur :   evet biraz 500 days of summer'dan aşırdım:)
şehirde nerde ne var derleyicisi:   bilenler bilir çok pis listeler yaparım o listelerden çoğu şeyleri yapamasam da:)


Arkadaşım daha iş çok bana:) ama yazmak zor.. bir de yatmak lazım yarın asıl "the" iş bekler:)


kaynakça: resimler için tebi ki:)
http://ichigopaul23.deviantart.com/art/my-corpse-bride-tribute-184671783?q=boost%3Apopular%20corpse%20bride&qo=95
http://skizy.deviantart.com/art/Pretty-present-162512624?q=boost%3Apopular%20present&qo=13
http://tooshtoosh.deviantart.com/art/Book-nosing-88533738?q=boost%3Apopular%20child%20book&qo=0
http://spudart.deviantart.com/art/Glowing-bar-49438789?q=boost%3Apopular%20shot%20bar&qo=7
http://dafiiland.deviantart.com/art/Green-Coktail-98225185?q=boost%3Apopular%20green%20coktail&qo=0


9 Mart 2011 Çarşamba

hayaller bitmiyordu


Konulan anlamsız yasaklar blog yazmaya dönmek için baya kötü bir zaman dilimi teşkil etse de dün akşamdan beri içimdeki anlatma isteğini gün içinde sözlerle anlattığım türlü kişilerle bastıramamış olacağım ki, yarına kadar iş için hazırlamam gereken slidelar olmasına rağmen soluğu burda buldum.

İzlenen romantik komedi sınıfındaki filmlerin en az %80’inde arka planda tatlı cafeler olur ya hani, rahat salaş yerler.. kahveler içilir, kitaplar okunur, kısık sesle sıcak muhabbetler edilir, tatlı bir müzik vardır fonda... bir de 5 kızdan sanki 3’ünün de bir hayali vardır "böyle bir cafe’m olsa" diye.. tabiki benim de var:).. hayalini kurduğum 823983923 alternatif kariyer içinde, tabiki şirin küçük ama şahsına münhasır bir cafe sahibi olmak da var, ya da işte buralardan göç edebilmeyi başarırsam sahibi olmaktan geçip gamsız bir garsonu olmak da...:)

Dün buldum ben onu
Bazen bazı şeyleri gereksiz bir şekilde hemen ve çokça seviyor ya insan ya da ben de mi oluyor bir tek bilmiyorum tabi:) ama öyle olunca herkese anlatıyım herkes bilsin, görsün, "ayy cidden ne güzelmiş" desin istiyorum ama biyandan benim kadar özel hissetmesinler de sözkonusu yer için-orda bir kendini bilmezlik var evet-


Kumbaracı yokuşunda, hatta tam da kumbaracı 50 tiyatrosunun karşısında,tiyatroyla da sıkı bağları olan küçücük ama kocaman tatlılıkta bir yer burası “alaylı kafe”. Ekmek üstü tabağı ki kendisi aslında bildiğimiz tapas yine bir ki hastasıyız, makarnalar, krepler, kendisi gibi küçük bir menüsü var ama kendi mutfağınızda arkadaşlarınız geldiğinde çarçabuk hazırladığınız tabaklar gibi geliyor herşey. Özenli ama sade...  buraya kadar aslında özel bir şey anlatmadım biliyorum, burdan sonra da anlatmayacağım:) ben özel hissettim onu paylaşıyorum sadece..
Neise..
çok da tatlı bir garsonu vardı ki kendisi istanbul’u çok sevdiği için burda kalan fransız bir kızımızdı, dün ilk günüymüş o da bizimle birlikte menüyü öğrendi, her sorduğumuz şeyi o da tatlı tatlı gidip diğer arkadaşına sordu sonra gelip tatlı tatlı anlattı. Neden burdasın okul falan mı var diye sordum sanki kızın sadece istediği için istanbulda kalıyor oluşu benim hayallerimden uzakta bir şeymiş gibi, “noo, just wanted to stay, istanbul is an amazing city” dedi.. tabi benim gözlerim o an çizgi film gibi doldu (bu sadece zihnimde de olmuş olabilir) "ben de yahu ben de istiyorum" diye.. :)

yurtdışından gelen bölge başkanlarına “twitterdan çalışanlarımın twitlerini okuyup moodlarını anlayabiliyorum” diyen ve muhtemelen bir ara bu post’u da okuyacak olan sevgili müdürüme burdan selamlar ediyorum,
işimi her nekadar güzelce yürütsem de gönlümde de böyle basit gamsız bir yaşam yatıyor napıyım diyorum...

20 Aralık 2010 Pazartesi

çok utanıyore


Sevgiliyi askere gönderdik.

Bunun üzerine blog yazacaksın deseler hayatta inanmazdım ama 20lik diş çekimi sonrası evden çıkamayan bünyem için dünya artık daha dramatik, hayatım pek tabi daha “pathetic”

Şunun şurasında mayıs ayında dönüp gelmiş olacak olan(uzun tamlama) sevdiceğe methiyeler düzmek, düzemesem de konuyla ilgili sayısız twit atmak, facebuka çift ne kadar resmimimiz varsa hepsini upload edip her birine de mıcır mıcır yorumlar yazmak istiyorum. Evet.

Beyefendinin gidişi sonrasında hatta tam da birliğe teslim olduğu gün(evet bu kalıp sözlüğüme yeni katıldı) toplaşılan arkadaşlardan biri bişi anlatmıştı. Bir arkadaşı varmış sevgilisi askere gitmiş, bu kız facebukta “bıdıbıdı (ilgili) dönemin yolunu gözleyenler” gibi bi gruba katılmış, her gün orda arabesklerden arabesk şaşkı sözleri, içli şiirler, özlü sözler paylaşan bir insan olmuş kii normalde de pek kafa diye tabir edilen bir kızımız imiş. (normalde vurgusuna dikkat) Anlatırken pek komikti bir güldüm bi güldüm. Ama şimdi..  
BEN MİYİM LEN O?? :) henüz dahil olduğum bi grup yok belki ama bakmadım desem yalan olur:P
Şaka len yani baktığım şaka diil ama ilk konuştuğumuz gün var mı hakketten acaba diye baktımdı. Şu an şu katılımcı ruhumda ise uzak durmayı tercih ediyorum:)



Ozaman size şafak saatini de takdim etmek isterim. Bu supersonik saati ilk o akşam eve geldiğimde ilgili facebuk gruplarını ararken buldum. Adamın biri askere gitmeden önce aha da bunu yapmış ve kullanıma açmış bildiğin hayır duası topluyor(bence:)). İlk gün buna da baya gülmüştüm ama biyandan da kendimden utana utana sevdim galiba kendisini. Evet ben özlem ve ben bir asker yolu gözleyicisiyim. (off bunu bile söyledim:S) merak edenler için linkini burda veriyorum:  http://site.mynet.com/337kd/  bence yüzyılın internet icatlarından biri olabilir:)

Neise efendim, mıçmıç sevgililerden hiç bir zaman haz etmezken "içime şeytan mı girdi; yoksa 3 gündür evden çıkamadığım, işe bile gidemediğim için küçük ve sevgi dolu bir ev kızı mı kaçtı da" bu haldeyim ve bu yazıyı yazıyorum bilmiyorum ama, napıyım yahu

insanın atıp tuttuğu gibi de diilmiş ayrıca bunu da duyurayım. Şu ara asker saati olan casio f bıdıbıdı’dan stand up’ında anlattığı bir çocukluk anısı içinde bahseden alpay erdem i izlerken bile gözlerim dolmakta, arar da görmezsem diye telefon dibimden ayrılmamakta, askerlikle ilgili türlü kurallar, terimler, acaiplikler öğrenilmekte, izlenen en ufak şeyde bile acaba izlemeseydim de dönüşte beraber mi izleseydik diye düşünmekte ve bunun gibi hallerdeyim.

Dediğim gibi bu benim kendimden bile beklemediğim bir yazı, ama oluyormuş. Zaten çok da bişi yazmadım bence:)
hala mıçmıç sevgili kategorisinde sayılmam yani onu söyliyim,
bukadarcık şey saylanmaz..

ama bir yandan işte o yol gözleyenler grubu da yok yaani şu an facebukta onu kursam mı acaba? O saylanır mı ki:P

saylanmak da acaip bir kelime:)

buarada şaka bak biliyorsun, ciddiye alırsan çok fena:)

not: saatin görüntüsü bugünden:) bence iiyim baya:P

19 Aralık 2010 Pazar

mızmız hayatım

"Cerrahi operasyon"la alınan yirmilik dişim sebebiyle, iki gündür supersonik bir şekilde şişerek quasimodo’ya bağlayan yüzüm, acı çekmek, yemek yiyememek, sinirlerimin harap olması, ota ve benzeri şeylere ağlamak gibi hallerim oldu, olmakta, ve daha bir süre de böyle devam edecek gibi gözüküyor.

Bu sebeperle 2 gündür yatagımdan çıkmadan izlediğim diziler, takip ettiğim bloglar artık beni hayli yormuş olacak kii “aaaa benim de blog’um vardı ona yazsam ya” dahiyane fikrine erdim.

Eennd hiyır ay em.

Ebet genel konseptimin bişilerden sızlanarak eglenmek olduğunu biliyorum ama şu an bu diş mevzuunda okadar hassasım ki, sanıyorum kendisinde çokça malzeme olsa da bir kenara bırakacağım.

Ve bıraktım.
Ama sanki şu an ondan daha fazla bahsetmeye değer bişi de yok.

Evet şu an dünyanın en mızmız insanı olmaya adayım.

The end.

7 Ekim 2010 Perşembe

second biggest lie


<
 fotoğraf kaynak: http://amaranth628.deviantart.com/art/Shoes-56691515?q=boost%3Apopular+in%3Aphotography+shoes&qo=121


öncelikle uyarıyorum okuyacağın yazı çokça subjektif bir yazıdır! aman dikkat:P 

second biggest lie;

bu seferki de kendi kendini yıllarca kandırışın hazin öyküsü:

benim ve topuklu ayakkabıya duyduğum özlemin öyküsü.. gözlerimde topuklu ayakkabı giyen sütun bacaklar gördüğümde oluşan hülyalar ve karnımda büyüyen hafif bir kıskaçnlıkla perçinlenmiş bir öykü.

öykü görüldüğü üzere pek de edebi:)

şu yaşıma gelene kadar lise ve üniversite balolarım haricinde giyme ihtiyacı da duymadığım, pigme boyumla kendi çapımda barışık olduğumdan giydiğim düz dümdüz ayakkabılarla yıllar içinde iyice yayvanlaşan ve topuklu ayakkabıların ince yapısına 36 numara olduğu halde sığdıramadığım ayaklarım yüzünden de kısır bir döngü içine girdiğim bir hikaye. ama kendi kendime, işe başladığımda böyle  türlü puntolarda türlü şekillerde topuklarıyla rengarenk  ayakkabılarım olur, üzerlerinde ptır pıtır yürürüm, yetmez, koşar, seker,zıplar ederim diye düşünerek uyuttum bu bünyeyi.  

yine olmadı  

yakın zamanda katıldığım bir nikahta zorla giydiğim sıradan topuklu ayakkabılar, nikahın yapıldığı mekanın döşemeleri değişik girintili çıkıntılı bir şekilde olduğundan o gelinle damadı kutlamaya çıkıp fotograf çektirene kadar o girinti ve çıkıntılara girerek ve çıkarak o ayaklar sağlı sollu kaç kez burkuldu mesela... bu işte acı dolu bir hikaye.. sonraa gecen sene gaza gelip sadece 3 gün peşpeşe giydiğim topuklu botlar sonrası o bilek 2 hafta nasıl ağrıdı, lisede bir tören için sahneye çıkarken eskaza giydiğim topuklu ayakkabının arkamda yürüyen kişinin tam sahneye çıkarken ayağıma arkadan basması ile ayağımdan fırlaması ve benim protokolün önünde duruma sarfettiğim "nahoş" sözcükler, lisede de üniversitede de balolarda toplamda yarım saat ayakkabılar üstünde durup sonrasında çingene ayakları ile etrafta dolaşmam.. hep bana mı ızdırap?

yok bu konuda biliyorum ki yalnızım,

kız-kadın-bağyan-hanım-.. dediğin kaç yaşına da gelmişse bir de, o topukluları giyecek.

ondan sonra şirkette müdürler almanya türkiye maçına gidiyor sabah almanyalara, ben de müdür olsam da gitsem diye hayıflan dur:P  


topuklu yoksa kariyer yolu da tıkalı arkadaşım, renkli babetlerle sorarım nereye kadar ciddiye alınır 1,60 civarındaki bir bünye? :)

5 Ekim 2010 Salı

first biggest lie!



kandirildim

hem de baya fena halde

ööle ufak bisi de diil; yillar boyu uzuun uzuunn, böyle inceden islene islene bildigin kandirildim, ayakta uyutuldum, genç kiz hayallerimle oynandi, yetmedi her biri bir bir kirildi atildi.
her gün olmasa da çokça gün dinç bir sekilde kalkip, makyajimi yapip, sikirsikir giyinip, is için yola çikip, ise varip, belki o aralarda ya da geldikten sonra hafif bir kahvalti, yapip fönlü olmasa da zaten kendinden fönlüymüs gibi duran saçlarimla acaip isler çikarip, günün sonunda türlü happy hour'larda türlü kokteyllerimi yudumlayip, yazlari tatli teraslarda, kislari genis kis bahçelerinde ööle es dost takilip, ay bugün de burda su jazz konseri var, surda da söyle bir sergi sali aksami tekliflerine de gözü kapali atlayip, tek derdimin ertesi güne gözlerimin belki azicik sis olmasi olup, eskaza o aksami evde geçireceksem kitabimi okuyup güzel bir filmimin tamamini izleyip bitirip, cilt bakimimi felan da yapip öyle yataga girmeyecek miydim? günasiri gittigim spor salonu da su kompozisyon içinde unutmusum ama onu da sayalim:)

olmadi.


tamam belki biraz sex and the city hayalleri bunlar ama neden olmayaydi yahu?

ayni is yerimde part time çalisip-kasmayalim stajyer olup :)- haftada 2-3 gün geldigim zamanlarda tam bu model olmasa da aksamlari is çikislarina mutlaka programlar koyan, ay burda bu varmis, dün aksam da surdaydim falan diyerekten istyanbulun nabzini tutup içine dahil olup haberlerini de departmanimla paylasan bi insandim. cuma günü kosarak eve giden bünyelere sasirarak bakar, tüm haftasonu boyunca yurda bir kez bile ugramazdim, evet anlatimimla birlikte olay gittikçe bir sehir hikayesine baglanmakta farkindayim:)
ama bana ne oldu?

simdi planlar hala yapiliyor, wishlist'ler yaziliyor, istanbul life dergileri timeout'un sitesiyle hasir nesir yasaniyor, gidilmek istenen yerler birikirken çikista kosarak eve gitmek isteyen bünye daha agir basiyor. yine gidiliyor ediliyor etkinliklere katiliniyor bir sekilde ama o kafadaki modellemenin yakinindan bile geçemez.

mutlu muyum evet ama iste sorguluyor da insan biyandan ulen 20'li yaslarin ortasindasin, enerjinin ve sosyal hayatin doruklarinda neden degilsin diye? kiz arkadaslarla teraslarda yudumlanacak mojitolar neden evde yapiliyor, koltuklarda pelte haline geliniyor diye:) tadlari ayri tabi aslinda ki bu da baya eglenceli ama yine de dedigim gibi sorguluyor insan... ya da üstüste 4 haftasonu bu aksam dans edelim sabaha kadar deyip ilk 1,2,3,4. haftalar da yaa böyle sakin bi yer bulup otursak, güzel bi yemek yesek, ay yorulduk aslinda saat da kaç olmus eve mi dönsek diye bahaneler üretip 5. haftada ancakk gitmek istenen dans etme aktivitesine neden? gidene kadar aslinda bütün bahaneler ve uyusukluk gidince yine eski günlere dönülüyor performansatn hiçbisi kaybetmemisçesine sabahlar olmasin deniyor.. ama gidene kadar üretilen bahaneler yillardir business woman hayatinin çok acaip renkli olacagi hayaliyle kandirilan bünyeme agir geliyor..


bunca sikayetten sonra düsünüyroum aslinda biyandan seviyorum da evimde vakit geçirmeyi ama yaslaniyo muyum len diye panik oluyorum bu sefer de.. allahim paradokslarin ortasinda yine panik hallerdeyim.
biliyorum yalniz da degilim, ay disari çikmayalim evde pizza söyleriz film izleriz, oyun oynariz kendi içkimizi yapariz dedigimiz her bir arkadas, sadece dedigimiz de degil bunu gerçeklestirdigimiz ve evden hiç çikmamak adina alinacak seyleri bile marketten siparis ettigimiz ya da bütün bunlari henüz gerçeklestirmemis olsak bile disarda görüsmeyi bugün yorgun muyum, biraz da hasta, ay sanriim mesaiye kalicam, ya da nezamandir erteledigim bisi vardi diyerek erteledikçe erteledigimiz bütün arkadaslar, ya da iste corporate slave olarak her gün sabah kalk ise git aksam yorgun argin çik hiçbisi yapacak halin olmasin böyle mi geçecek hayat, haftasonunu bekle ay sonunu bekle bayram-seyran-ot böcek tatilini bekle, yeri gelip hasta olmayi bekle ki rapor alabil belki diye düsünen ve bu düsünceleri bir sekilde bi yerlerde karsilikli dile getirdigimiz bütün insanlar:)

we are not alone! :) degil mi?


15 Eylül 2010 Çarşamba

öyle böyle şöyle şeyler:)



Şimdi şöyle şeyler oluyor

Gün içinde ikiarada da olsa(ama özellikle akşamları diyelim ki iş yerimden okuyan sevgilii arkadaşlarım/müdürümün felan yanlış anlamaları olmasın, haşaaa:P) türlü türlü 9320930 tane siteler bloglar geziyorum, ayy bak cihangirde vintage pazarı varmış, stanford’lu gencin biri youtube için instant arama sitesi çıkarmış youtube’un ceo’su da kendisine twitter’dan iş teklif etmiş, bilmem kimin japonya gezisi süper geçmiş, falanca blog’un template’i ne güzelmiş gibisinden gibisinden.. sonra okuduğum herseye birden heves ediyorum. Japonyaya gidiyim diyorum, işte blog’umun renkleri benim de böyle olsundan çıkıyorum, tabi çılgın iş fikirleri yaratıp köşeyi dönmesem de mutluluktan yarılma fikri hep mevcut. Şimdi sana soruyorum hayat bana zor değil mi sence de?

Mesela şuan bunların hepsi benim mi olsun diyorum http://teaspoonvintage.bigcartel.com/

Biyandan komik de len hayat.

Fransa'daki  master’ından hali hazırda dönecek caaaanım arkadaşıma “bunu sana açıklamak zorundayım ama üzülme e mi nasıl olsa dönüyorsun” diyerekten şu linki yollamam üzerine http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1018869&Date=14.09.2010&CategoryID=79  Kendisinin “allahin adina cok emindim bu fransizlarin boyle olduguna. ne varsa yurdumun killi ama hayat dolu adaminda. ekmegini tastan cikaraninda :)” diyerek komikli bi mail attı ki, hem güldüm hem de bi taraflarımı yırtıyorum yurt dışında yaşıycam diye acaba yanlış yolda mıyım diye gülerken düşürüldüm:P şaka len şaka! Bana ne elin avrupalı efendilerinden canımm sevgülüm:P

Lafı gelmişken buraya da yazalım. Hedef 2012 mayıs arkadaşlar, 2012 mayısta artık iş bulunup mu gidilir, vasıflı göçmenlik mi olur yoksa en vasıfsızından gemilerde kaçak yolculuk yapıp mı olur bilmiyorum ama türkiye dışında bi yerlerde yaşamaya başlanacak, olur ya hani konsolosluk görevlileri felan benim bu time plan’ime uymak istemez felan hiç olmadı başvurular yapılmış bekleniyor olacak (açık kapı bırakmakta fayda var tabi:))Mesken hakkında henüz spesifik olmadığımın farkındayım ama o da olacak:) gidilecek bu diyarlardan.

Hayat bi de acaip,

dün akşam alt kattaki teyze kapımıza kocaa bir ağaç büyüklüğünde saksı çiçeği koymuş kapıyı çalıp "bu burda dursun e mi" dedi. "Niye burda lenn?" Diyemedim "he teyze he dursun tmm" dedim. "Ben gelir sularım bunu" dedi, "zahmet etmenize gerek yok aslında biz sularız arada" diye iyilik yapacak oldum bir de ayar verdi üstüne "siz yapamazsınız dibinden dibinden sulanması gerekiyor" diye. Arkadaşım madem bukadar hassasız odunsu çiçeğinle ilgili neden bizim kapımızda? Acaip işte:S

Bir diğer acaiplik Akşamları işten çıkıp yollar aşıp evceğizime ulaşmaya çalışırken(iş: bahçeşehir, ev: bostancı) istisnasız herr akşam köprü girişinde o trafiğin tıkanması ama köprünün üstünde pıt diye açılması:S vallahi anlamıyorum, bakıyorum yol genişlemiyo bişi olmuyo aynı devam ediyo hatta daralıyo bile, hani gişeler öncesi olsa sadece trafik yine bi nebze anlıycam ama gişleleri geçince de devam ediyo biraz sonra tam köprünün ayaklarından geçince açılıyor. Manyak mı len bu? Deli olucam:S tabi buna şükür bazı günler işten çıkıp adını hala bilmediğim tem/e5’e bağlandığımız anda başlıyo ve köprü öncesi sonrası üstü heryerde devam ediyor ki ozaman bildiğin deli çıkacak oluyorum ama neyse, istanbul’un trafiği değil burda acaip olan(zira ona alıştık) ama o köprünün gizemi:S. Hee buarada benim körü köprü diye bahsettiğim ikinci köprü oluyor buarada diğerinde böyle bir manyaklık yoktur belki:S

son bişi daha söyliyim öyle gidiyim acaip bi playlistim var aslinda playlist bile denemez windows mediaplayer'in içinde libraryden shuffle yapiyorum, çöplük bilgisayarimdaki bütün sarkilari siraliyorum felans, sonra sööle bi listeye göz atiyorum, aaa bu neymis yeav diye istisnasiz her seferinde the one I love(live) track'ine tikliyorum. müzik basliyor, bende bir mutluluk bir mutluluk.deli gibi sevdigim sarkiyi her seferinde yeniden kesfetmek de ayru bir acayiplik azizim.

diyceğim budur.
haydi see ya'

sonradan edit: köprü mevzuu açıklığa kavuşturuldu laaakin halen acaip geliyor! :)

11 Eylül 2010 Cumartesi

road trip yes, bus trip no!!


Otobüs yolculuklaını sevmiyorum.

Uzun olsun kısa olsun; tren olsun, uçak olsun binek araç(bu sözcük iş deformasyonu yapıcak bişi yok:)) olsun, ama mimkinse otobüs olmasın. Ama olmak zorunda olunca da yapacak bişi yok, bkz: kdz. Eeğli- istanbul yolu.

Şehiler arası otobüs söz öbeği pek bir tatlı ve nostaljik ve bi yandan da edebi gelirdi bana.(herhalde küçüklüğümüzde yılmaz erdoğan’ın okuduğu soğuk ve şehirler arası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan dizesiyle ilgili bu kısım:), buarada çok yeni okuduğum kitapların ana kahramanlaını bile hatırlamakta zorlanırken bu şiiri baya baya ezbere bilmem de ayruu bir dumur neise))

ne diyorduk otobüs yolculuğu ivit. Öndeki koltuğunu yatırır, yanında kocamaaan bi teyze, yanında bir de torun, çocuk, yiğen kategorisinden sinir bozucu bir bonus var ise, üst taraftan üfleyen klima kapatmana rağmen başka bir takım aralıklardan ya da hiç olmadı ön ya da arka sıranın havalandırmasından yönüne göre ensene, boynuna, iki gözünün ortasına, ve türlü yerlerine üflemekte inat ediyor, sen de koltuğunu yatırdığında arka taaftaki bayaa yaşlı teyzenin "ayy kızım bana daral geliyor kaldır şunu" demesinin üstüne "teyzem belim ağrıyo benim de, hem benim oturduğum yeri de görüyorsun" diyerek öndekine suçu atıp yatık vaziyetteki koltuğunu milim oynatmayıp o yolculuktan huzur bekliyorsan... zor arkadaşım çok zor. Bir de eğer bagaja verdiğin, host’un kendine, yolcularına ve müessesine inanılmaz güveni sonucu; etiketlenmeyen sıradan sıt çantanı her durulan yerde inen insanların bagajdan çekip çıkardığı ve sırtına attığı çantaya benzetiyor, aha bu sefer valahi benim çantam diye hop oturup hop kalkıyor, bu durumun gerçekliği sonucu olası senaryoları aklından geçiriyor, sözkonusu çanta içindeki eşyaların senin için önem/değer sıralamasına giriyorsan. Off hepten fena. Bir de koridor tarafında oturuyorsan her gelip geçişinde o hafif uykunda poposuyla haşır neşir olduğun şişmanca host durumu var ki kendisi sussuzluktan dilin damağın bir bütün olmuşken muhtemelen orta kapı merdivenlerinin altındaki, içinde ne olduğunu çok acaip meak ettiğim krallığında uyuyordur ve o kafanın üstündeki teorik olarak bastığında kırmızı ışık yakması gereken servis lambası nedense çalışmaz, hadi bakalım yeni bir dert.

Ve arkadaşlar, bu parametrelerin her biri türlü varyasyonlarda ve kombinasyonlarda seni mutlaka bulur, beni buluyor ya da. Ve yine buldu. Dün gece 1 de binip 5 sularında indiğim şehirler arası otobüsümde bu yazılan parametrelerden bir kaçı ile yine ve yeniden haşır neşirdim. Sonuç: bugün 15.30’a kadar felan uyudum, yine de kendime gelemedim.

not: başlıktan bahsedelim. stereomood.com'daki road trip modu şarkıları acilen bi cd ye bir mp3 çalara bişiye doldurup, beni de bir araca tıkıştırıp, yanıma da sevgiliyi ve sevilen arkadaşları verip hadi kızım sen bikaç gün gönlüncee gez gel, yolculuk başlangıcı şarkın da the tallest man on earth'ten gelsin "the dreamer", dersen evren bana, sana puanım 10:) ama buarada gerekli iş izinleri alınacak, finansal destek sağlanacak, trip aracı bulunacak. bunları sen yaparsan sevgili evren, şarkıları cd/mp3 player'a vallahi de ben atıyorum:) bu da böyle anlaşma olsun;)
onun resmi de bu olsun-ba-yıl-dım. http://atilla1000.deviantart.com/art/Trip-139938067?q=boost%3Apopular+bus+trip&qo=16



not2: yarın 12 eylül, oyumuzu veriyoruz, tepkimizi gösteriyoruz. ve sevdiğimiz bir klişe ile bitiriyoruz "hayır'lı günler!"

25 Ağustos 2010 Çarşamba

acaip şeyler


uyuyoruz biz bööle rahat da bi akşam. pislik sıcak yok. camlar açık felan. sonra birden aydınlanıyo hava deişik bi ışıkla, bi de gürültü, helikopter mi len o? vallahi helikopter.

sonra camlarda filmlerden fırlama adamlar, siyah giyimli başlıklı falan. bildiğin tırmanmışlar da 3. kata. sizi alıkoyuyoruz diyo içlerinden bitanesi, yatak odasının ortasına açık olan camdan zıplayarak. ne alıkoyması be nie derken. amerika başkanına suikast'tan diyo iyi mi?

nasıl yani, odur budur, çingenlik yapıcam arama iznin var mı yok haneye tecavüz bu falan diye adam amerika başkanı diyo. naıl olur niye bizde şüpheleniyosunuz diyorum. bir diyo geçen hafta anlamsız bi şekilde tarihinizde hiç yokken charlie's chocolate factory'deki ışınlanma makinası çakması makinayla amerikaya gitmişsiniz apartopar diyo. aha vallahi de doğru.

sonra diyo sen geçenlerde iş'te amsterdam gelen bi telefonda zoraki ingilizce konuşan bi kadına mail adresini kodlamaya çalışırken ilk harfte o diyip ıkınıp sıkılıp "o for obama" demişsin diyo. bu da doğru iyi mi.

sevgülüm de peki ben diyo? sen de yeni aldığın twitter'ına daha bismillah demeden onla ilgili bişiler yazmışsın diyo. yok vallahi memur bey falan diicek, adam hiç kabul edecek gibi değil. karşı konacak bi durum yok

zaten camdan çıkarıyolar bizi, helikopterin ipine tutunuyoruz felan. sonra bizi bi koruma evine götürüyorolar:S neyse o tanık koruma programının çakması heralde diyoruz. diyo ki çünkü içlerinden biri sizi normal bi yerde tutarsak linç edilisrsiniz. koruma evi de çocuk yuvası gibi bişi. (bu da sanırım toy story 3'ten) böyle bi sürü odası var bi de bahcesi istediğimiz gibi dolanabiliyoruz falan, zaten de diyoruz ki uslu olalım iyi halden belki affediliriz. ama bi yandan bi detektif bizi seviyo, inanıyo sanki ama onun da eli kolu bağlı. uslu durun dolanın işte buralarda zaten mahkemeye kadar çok uzun süre geçer diyo. biz bööle gece gündüz ağla derdini anlatmaya çalış sürünüyoruz.

ama biyandan üstümde ipek gecelik felan var, prenses edasında dolanıyorum bahcede felan. arada da rüya len heralde bu diyorum bi düşüyim bi uyanıyım diyorum(burası inception) ama yok olmuyor

buarada televizyon yok izletmiyolar. bahçede dolanırken dolanırken orda da hansel ve gratel'in evi gibi bi ev varmış ii mi. camından içeri bakıyorum aha da televizyon, haberler. türkiyeyi gösteriyo bi de. taksimde bi eylem. baya da kalabalık hee:) bizim için, türkiye'ye geri gönderin len diye sloganlar atılıyo, ellerde pankartlar. dur bakiiim en önde de buraynla deryey yürüyo, bööle damarlar falan çıkmış yani baırmaktan. bi duygulanıyorum bi duygulanıyorum(el de sallıyorum burdan kendilerine:P)

yok diyorum bırakıyorum ben bu iyi hali, kaçıcam burdan. şu çakma ışınlanma makinasını bulabilsem:) sevgülüme de anlatıyorum gidicem ben diye, yapma etme diyo. yok koydum kafaya gidicem sana da yardım getiricem, gerekirse RTE'ye çıkarım diyorum(BAK) sonra ışınlanma makinasını mı buluyorum yoksa böyle yine bi inception bi yerden düşüyorum da bi rüyadan çıkıp diğerine mi atlıyorum orası tam net diil ama.

çat deryey ve buraynın uyuduğu bi odadayım. ama ölücem yani ağlamaktan uyanın falan diye. burayn uyanıyo ilk inanamıyo oha nasıl geldin falan diye ben diyorum ki inception oldu galiba başka bi rüyadaydım ama gerçekti de hakatten yoktuk dimi len biz, siz eylem falan yaptınız mı bilmem ne bişiler bütün soruları anlaması mimkin deil tabi. özere de yardım götürmem gerekiyo falan derken bi sarsıyo beni, "şimdi dur sen olduğundan ve aklının başında olduğundan emin olalım. kaç yaşındasın diyo".

22 diyorum. o an bi şimşek 22 diilim ki len ben. aha da rüyaymış diyorum, heryer yıkılmaya başlıyo ben de çok şükür uyanıyorum(bu da inception'ın allahı)

arkadaşım, rüyalar bilinç altının yansımasıymış oymuş buymuş. bu nasıl pis bi bilinç altı!

ay buarada bütün bu olaylar yaşanırken diyorum ki ben bunu rüyaysa blog'uma yazarım kesin, sonra diyorum ki şimdi ordan da takp edilirim. ilerde bişi olur yine benden bilinir. bunu rüyada deil gerçekte de düşünmüş olabilirim. allahım totemim de yok.

şu an çok tırstım.
:)

22 Ağustos 2010 Pazar

biliyor musun tatildeydim.
yediğim içtiğim benim olsun gezip gördüklerimi anlatır mıyım bilmiyorum. sanki anlatmam zira bilmem ne günlükleri die başlanan ya da başlansın die an be an not tutulan tati/gezilerin bile yazıları ya bitirlemedi ya da başlanamadı. oyüzden bu sefer böyle demiş oluyım, büyük ihtimal yazmayacağımı da sen bilmiş ol.

corporate slave hayatıma biraz daha bronz ve biraz daha uçuklu olarak kaldığım yerden yarın devam edicem.
bir ara sana da yazacağım.
tatilde çok acaip yeni teyzeler tanıdım mesela. "the teyze" fenomeninin farklı boylarına mensup:)
böyle şeyler işte:)
gelicem.


sonradan edit: teyzeler tanıdım derken, tatilde bir yeşillik gölgesinde onlarla oturup örgü örerek ya da torun pışpışlayarak onları daha yakından tanıdım gibi mi oldu len? ööle olmasın:)
tdk büyük türkçe sözlüğünden bakıyoruz:
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=verilst&kelime=tan%FDmak&ayn=tam
burdaki ilk maddenin dördüncü fıkrası. bu benim tanıma fiilimin açıklaması. aslında tam bu da diildi, ama oldu o oldu:)



11 Ağustos 2010 Çarşamba

alternatif kariyer hayalleri arasında gidip gelen zihnim

Bundan sonraki hayatımda wedding photographer ya da book binder olmak istiyorum, mimkinse ikisini birden. Bunlara önceden de olmak istediğim şarap ve likör yapıcısı, gezgin, kişisel rehber, gurme, shot bar sahibi ve benzeri seyler de eklenince baya parlak bir geleceğim olduğunu söyleyebilirim. Parlak da işte bi de popomu kaldırıp bunlarla ilgili bişiler yapmak gerek, internetten tutorial’lar blog’lar okumakla, ay bununla ilgili şu kitabı alıyım demekle olmuyiii:)

Wedding photographer dediysem, bu böyle yazııık her genç kız gibi beyaz gelinlik hayalini bu şekilde bastıracak heralde gibi şeyler düşünmeyelim, zira hazetmem döverim:) şöyle fotoğraflar çekmek, öncesinde konseptini belirlemek, her bir ayrıntı için uğraşıp didinmek, fotoları çekmek, gerekirse şoplamak, böyle çok acaip fotolar yaratmak istemekteyim. Hımm digital otomatik makinandan başka bi makinayla hiç herhangi bir foto çektin mi dersen? Yok çekmedim. Fotoshop programı mesela bilgisayarında var da bir kez olsun açtın mı, bir fotoyu siyah beyaz yapıp contrastını biraz oynamak dışında ki onu da office’in picture manager’i dışında bişiyle yaptın mı dersen? O da yok. Ama konsept bulurum çok deli, gerekirse öğrenirim de fotoğraf çekmeyi editlemeyi. Ne olacayydı:) beraber işe gireceğim arkadaş-lar- da hazır. Vallhi oldu bu iş:)

Book binding’e gelince kendisini bugün kesfettim. Uzuuyn zamandır türlü defterlere hastayım, geçen sene bir pasajdan aldığım deri kapaklı kilitli defteri dünyanın en güzel defteri adı altında buraya bile yazmış onunla da kalmamış önüme gelen herkese bakk dünyanın en güzel defterini aldım diye göstermiştim:) yani seviyorum, hele el yapımıysa tapıyorum. Bir baktım amazon’da konuyla ilgili zilyoon kitap, internette zilyon tutorial hem yazı hem video olarak. Dedim oldu bu iş:) yaparım ben bunu da. İşte en başta dediğim gibi ne kaldı? Popoyu yerinden kaldırmak. o da olur belki bi gün:)

 Neise haftasonu gidilen yerleri yazacaktım. Başlıyım.

Inception: dünya alem sayfalar döktürdü kendisi için ama spoiler içeren şu resim beni benden alan. http://twitpic.com/2d8mj6  Ha begenmedik mi çok begendik o ayrı:)

Artiste Terasse: iyiydi hoştu ama hal yoktu iki bira içildi, kalkılmak istendi, kalkarken kredi kartı verildi ki hesap çekilsin, garson beyefendimiz yok çekemeyiz bu tutarı dedi. En sevdiğim. Olur mu öyle şeyle başlayan cümleler sonrası paşa paşa çekti. Ama bizi kaybetti.

Ranchero: hakkında baya güzel seyler okuduğum bir meksika restuarant’ı kendisi. Meksika olduğundan oohh acı acı çok güzel olacak diye nice zamandır ayarlamalar yapmaya çalışıyordum. Gittim gördüm yedim ama olmadı. O kafada yaratılan acıdan gözleri yaşartan müthüş yemeklerle karşılaşılmadı. Ama bir şans daha verilmez mi, verilir pek tabi

Trivial pursuit: gönüllerin şahı. Bir gece 4 kişi oynamamız lazım diye kadıköyde kapanan kitapçıların önünde, cadde tarafındaki d&r’lar aranıp kaçta kapanıyosunuz peki elinizde trivial pursuit var mı sorusundan, caddeye vardığımızda d&r’ın yerini hatırlayamayıp ikişerli gruplar halinde bulmak için sağa ve sola ayrıldıktan, zamanla yarışıp kendisini bulduktan, o gece sabah kadar bu oyunla kendimizden geçmemizden beri hepp başımızın tacı:)

Japonya medya sanatları sergisi: insanlar neler yapmakta azizim. Japon işte. Yarım saat vardı biz gittiğimizde kapanmasına. Yetti mi? Tabiki hayıvv:) gidin görün hatta beraber gidelim, zira tekrar gideceğim kendisine.

Venta del toro: ispanya gezimizden beri sangria’nın hastası, tapas’ın kölesi bi insanım. bu nefsi köreltmek lazım dedik, aradık bulduk. Ha mekan tatlı, terasında galata kulesini izliyorsun direkman, türlü ispanyol tadları ile oluşturulmuş menüsü de var, ispanyol tınılarında dekorasyonu da ama gel gör ki o sangria olmamış arkadaşım. Ama gidilir, çokça gidilir, hatta müzik de yapılıyormuş zaman zaman, onlara da gidilir.


cremeria milano: bilen zaten bilir bunu. İnanılmaz italyan dondurmacısı. İlk gittiğimde çikolata sosunuz neden yok diye ağladığımda kasada duran adamın çünkü ihtiyacımız yok diye beni paylamasını çabuk atlattım. Zira o dondurmanın içindeki çikolata cidden sosa falan meydan bırakmıyor azizim.

not: çat diye bitiririm, bazen:)

9 Ağustos 2010 Pazartesi

haftasonu notları yine yeni:)

haftasonu notlarım pek renkli:)


beyoğlu afm'de inception,
cezayir sokağında Artiste Terasse,
caddede Ranchero,
evde trivial pursuit,
pera'da japonya medya sanatları sergisi,
kuledibi'nde venta del toro,
istiklalde cremeria milano


bol yemekli, içmekli enn sevdiğim haftasonu modeli:) her birinin ayrıntıları verilecek, ukalaca buna kesin gidin buna uğrayın bunun da önünden geçmeyin felan denecek.
ama galiba şimdi deil:)
öperim
 

4 Ağustos 2010 Çarşamba

çoklu kişilik bozukluğu




bundan sonra hayattaki yegane amaçlarımdan biri; yol ortasında kendi kendilerine resimlerini çekmek isteyen grupdaşlara yanaşıp ver hadi ver ben çekiyim demek; fotoğraf makinasına hamle yaparaktan..

annenin, normalde annesiz yaşanan eve geldiği en çok nerden anlaşılır? buzdolabında yatay vaziyette artık 3. sıraya başlayan su dolu kola şişelerinden. maksat hararet yapan çocuklar souk su bulsun. portatif, ergonomik, dökümü kolay, nispeten az yer kaplar, kümül olarak efektif istiflenebilir.. ve bütün bunları içilmekte olan 1 litrelik kolaya bakarak kim düşünür; tabiki bir anne:)


insanın zihni ortalama 1,2 litre biradan sonra bir güzel açılıyor, esprileri şakalar, lafı gediğine oturtmalar, arada ağız kayabilir sözcükler yuvarlanaraktan birleştirilebilir, karşı tarafın anlamaz bakışlarına anlam verilemeyebilir ama agzından çıkacak ya da çıkan sözleri içinde çevirirken kendi kendine eğlenme hali super değil mi? allahım çok seviyore:)

 şirkette deli gibi tereyağlı ballı ekmek yiyorum, kurumsal kimliğe hiç uymuyor biliyorum ama kendime engel olamıyorum, sabahları geliyorum bir tane, yeri geliyor öğlene dooru bir tane bazen öğleden sonra bir tane(sabah olanın dışındakiler hep opsiyonlu:P) allahım utanmasam daha da yerim. Bir de tost yaptırıyorum onu sıcak sıcak, yağ balın kaymaktan sonraki gözdesi onlar da bi yerde muhteşem ikili, bi de sıcak sandwhic ekmeğinde… yerken ağlamak istiyorum. Hatta şu anda da istiyorum, yemek istiyorum patlayana kadar yemek istiyorum:)

not: başlıkta kandırdım, evet. :)

2 Ağustos 2010 Pazartesi

is-te-mi-yo-rum


Haftasonu notlarım çok parlak değil: bir memleket ziyareti, 4 saat gidiş, 5 saat dönüş, deniz, kum, ev, baba yemekleri, şezlong, arı, aynı yaz içerisinde defalarca yanan tenimin artık 8.kat olarak ama ilk gün heyecanıyla kızarması, 1 çınaraltı çayı, 1çift ayakkabı, bir sokak dürüm-ki ne özlemişim- türlü teyze tiplemeleri, ve babamın beni mütemadiyen uyandırmaya çalışması ile dolu bir haftasonu.

Pazar günü plaj ne kalabalık, yanımızda bir kaç “ahbap” bu lafı da kendimi bildim bilelim ilk kez kullanıyo olabilirim. Dude mu len yoksa ingilizcesi bu ağır havayı karşılamıyo mu hiç?. 3 yaşını başını almış çift –bu sözü de uzuuyn zamandır kullanmıyordum bak görüyo musun:)- başlarda ne tatlı bak bööle çift çift gelmişler hep beraber sözleşmişler aman da ne ii etmişler falan diye bütün insan sevgim içimde. Ama sonra o sevgi, enseme vuran güneş ve içlerinden sarışın ve sigara içmekten sesi çatal çatal olan hanfendinin o çatal sesi benim beynimin içindeki bir metal aksamda çiziktire çiziktire benle dalga geçmeye başlayana kadar. Bu uyanış noktam oldu, sonra bir farkettim, anam ne kasıntıyız yahu. Sevgi barış dostluk ve kömür kenti ereğli’deyiz epi-topu bu kasım kasım kasılma durumu ne- allahım süper ikilemeler kullanıyorum epi topu dedim!-

Bahsettiğim boyalı sarışın teyzem çok bilindik bir tip. Sarışın ve çatal ses dedim hemen de canlanmadı mı kafanda, doğruyu söyle? Bu iki özellik birleşince yanında bilmişlik de otomatikman geliyor. Çocuğunu zaptedemeyen bir anneye kınaya gözlerle bakıyor, ahhh şekerim ne yapacaksın, biz arda’yı büyütrken.. diye başlayan cümlelerde hep birinci çoğul şahıs üzerinden konuşup, yapıldığı anlatılan her aktiviteyi bir sevgi sarmalı halinde hep beraber yaptıklarının altını çiziyor, ordan atlıyor işte geçen hafta da çeşmedeydik şekerim çok ayağa düşmüşten dem vurup, yeni hobisi çanta örmeyi sanki o keşfetmiş ve caaanım milletimin onun bu aziz keşfi olmadan bir çanta örmeyi dahi aklına getirememiş olduğunu düşünüyor olacak ki, işte bu bölümünde de bir ters bi yüz yapıyorum ama bu iple çok "organik" bir hava veriyor gibi laflarla grupie’lerine örmekte olduğu çantayı sunup, aynı zamanda örgünün terapi etkilerini anlatmaktan da geri kalmıyor, yanında herkese yetecek kadar getirdiği evde hazırladığı sandwhicte kullandığı domatesi aldığı köy pazarını ve teyzeyi çok "pastoral" diye betimliyor, resmen içimde bir yerleri hatır hatır uyuz ediyordu.

Yazarken yoruluyorum dinlerken daha da fenayım. Zaten sıcak, şezlonga yaıldıkça yayılıyor yeri geliyor kenarlardan taşıyor ama bedenimi kaldırıp bir mp3 player kulaklığı takamıyorum. Hayır bi de mimiklerimi engelleyemez hale geliyorum ki farkederlerse üzerime sıçramaları ihtimalini şu an düşünüyorum. Fenaymış.

Neyse boyama sarışın çatal teyzemin gölgesinde kalan ahbaplarından çok bahsedemeyeceğim zira şu an anlıyorum ki ben bildiğin kadının büyüsüne kapılmış olacağım ki başka pek net bir ayrıntı hatırlamıyorum, kocasının da ne kadar aktivist olduğundan dem vurup, yerel yönetimin internet sitesine neler yazdığını ve beldiye başkanının eşiyle nasıl ağız dalaşına girdiğini aktivist oluşunu destekleyen örnekler olarak anlatmasından başka:) Bir de işte 3 çiftlerdi:)

O değil de deniz çok acaip bişi, böyle dalgalar, ilk girerken üşüme, aptal bi mutlu olma içindeyken, anlamsızca açılma sonra geri yüzme, işte denizin dibinde taklalar bişiler,

Farkettim ki sonu bağlayamıyorum,

Bağlamam gerekiyo mu onu da bilmiyorum

bi süre etrafta boyama çatal teyze sarışın istemiyorum.

nokta.
yoktum, döndüm,
yakınım,
yeni post da yakın..
böyle de teaser.




28 Temmuz 2010 Çarşamba

azmettim

 


Bazen insanın saçma salak bi şekilde basireti baglanıyor ya, normalde olmadığın kadar anlamsız bir hale bürünüyosun, ne yaptığını bilmez bi şekilde aynı hareketi tekrarlayıp duruyosun, basiretinin bağlı olduğu zaman dilimini atlatınca ise özgüven sıfır bile değil -gecen sene bu zamanlar mülakatlara gitme işini abartmış, gün aşırı kah o ofis kah bu ik şirketinde kendi üstn yeteneklerimi ve grup çalışmasına yatkın ve lider özelliklerini de içinde bulunduran yüce benliğimi anlatıp dururken, en olmayacak şirketlerden birinde bağlandı o basiret denen pislik:)

öyle ki, aynı yollardan geçmiş arkadaşlar bilir FMSG sektöründe her yeni mezunun en tepedeki hayali iki şirket vardır. bunlardan en kastıranı, oralara varmadan önce 1sınav, 9 essay, 2 ön mülakat aştıranına, mülakat için gittim. Ofislerinde her türlü kapıyı aşmak için elindeki dandik ziyaretçi kartını biyerlere okutman gerekiyor. Adam ofisinden çıkıp tuvalete giderken bile kaç yere kart okutuyor, ben bu zihniyeti anlamıyorum arkadas! Ama neyse:)

elimdeki ziyaretçi kartını öncelikle turnikelerden geçmek için kullandım! Çok iiydim, kılçıksız geçtim desem yeridir:P asansöre geldim, çaırdım, yetmedi bi de içine bindim, çıkmak istediğim katın tuşuna basıyorum bana mısın demiyor, yanımdaki nemrut kartı okutacaksın dedi, kartı bi daha kullanmayacığımı düşündüğümden çantamın en derinliklerine yollamıştım kiii yüzümdeki karışık ifadeyi gören nemrut hanfendi üfffffffffffleyerekten kendi kartını okutup “kaça” diye hönkürdü, hadi onu da atlattık ve asansörden çıkmayı başardık. 

Şimdi asansörden inip koridoru geçince önümde aşmam gereken cam bir kapı arkasında da resepsiyonistlerin oturduğu desk vardı. Ben gayet kendimden emin ifademle-because it sells- yürüyorum aslında duramadığım topukluların üstüne-because it sells, too- kapıya geldim, açılırdı heralde diye düşünüyorum. çocuk saflığı denen şey var ya onun içine düşüp çıkmış durumdayım. 

Neyse efendim o sırada aklım çalıştı bu pislik kartı burda da okutmam gerek heralde die ama okutucak yeri görmek konusunda biraz yetersiz kaldı o akıl. Gördüğüm bütün çıkıntılara, kapı koluna, cam kapının üstündeki koca wi-fi zone yazısı da dahil olmak üzere sayısız yere kartı okutmaya çalıştım. Bi yandan gülümsedim ki içimden ettiğim küfürler dudaklardan okunmasın. İçerdeki iki görevli de vücut dilleri ile bana slow motion gibi gelen hareketlerle yaaaandaaaoaaa işteeeee geriiiiiii gibi şeyler diyorlardı. İyice panikledim, wi-fi zone yazısına takıldım kaldım. ulen sanki hayatımda bu yazıyı görmedim, zone falan diyor ya elektronik bi dalgalar kesin burası diyorum, baska bişi düşünemiyorum. Basiretin bağlanması işte bu arkadasım. O an umarsızca kartı o wi-fi zone yazısına okutmaya çalışmak, içerdekiler yanda yanda yaparken aynı yerde takılı kalmak, kalmak da kalmak başka tek bir hareket yapamamak. 

O görevlililerden biri artık illalah diyip gelip kapıyı açana kadar benim için heralde bir 38 saat falan geçmişti. Ve kapıyı açıp sadece vücut diliyle yandaki cihazı göstermesi ve gözlerime "hiç mi kurumsal şirket görmedin ve artı ne de bön bi insanmışsın sen" bakışları.. o topukluların üstündeki özgüven bırak yerlebiri, darma duman, toz duman, parça pinçik ve benzeri seyler oldu. Ben bunu unutamam. 

Bugün de tekrar yad ettim zira serviste gelirken ön koltukta oturan kızcağız gözüne güneş geliyo diye perdeyi kapatmak istedi ön taraftaki perdeyi aldı, çekti de çekiyor. Ama bi yere kadar gelir o perde, arkadakini de çekip ortada birleştirmek için. kız o an en az benim kadar bön, durup durup öndekini çekiyor, güneş fütursuzca gözüne dalmaya devam ederken öffleyip tekrar çekiyor tekrar çekiyor düşünemiyor arkadakini de çekeyim diye. kendisiyle derinden empati yapabilmeme yardımcı anılarım olsa da o an bir aydınlanma yaşıyorum, şimdi ben o basireti bağlanan kişinin bön'lüğüne şaşıran karakterim ulen diyorum. kendimi biliyim.
yine de insaflıyım bir süre bekliyorum kendine gelsin aklını başına alsın, yazıktır hemen bozmıyım diyorum ama olmuyo. elden ne gelir, bu karaktere bürünmüşken daha fazla bekleyemem artık omzunu dürtüm tek kelime etmeden arkadaki perdeyi gösteriyorum. o bakış, ah o bakış...:)

"üzülme len ben de senin gibi oldum çooook ama bak şimdi azmettim görüyosun", demek istiyorum:) ama konuşursam büyü bozulacak, alaycı gülümsememi de takıyorum ağzımın kenarına.. ay olayın bu tarafında olmak da pek hoşmuş:)

zaten de kıza gıcıktım:)


26 Temmuz 2010 Pazartesi

haftasonu notları


Cuma gecesi için uzun yol planları yapıp sonra yine ve herzamanki gibi o yola çıkamayışım, sıcaktan uyuyamayışım, evin heryerinde torba torba ağır ağır salınan boğucu havadan nefessiz kalışlarım ile edilen Cumartesi günü.


Kendimi minder koltuk kanepe yatak halı döşeme kalebodur banyo mutfak grubu içinde ordan oraya atışlarım içinde edilen Cumartesi akşamı Taksime gidiş için hazırlanma, basabas ve türlü makaslarla taksime ulaşan sarı dolmuş içinde popomu olduğundan daha küçük bir yere sığdırma çalışmaları, taksim, meydan istiklal hava sıcak, adını hatırlamadığım bir japon mekanında bekleyen yavrular, pek mahçup garson kız, atraksiyonlu tek kişilik demlikler içindeki bitki çaylarının tüketimi ardından, teksimde bulunması pek de imkan dahilinde olmayan açık hava, ama kalabalık-sesli-curcuna- olmayan bir mekan isteği, şans eseri bulma-neoclassic-, tabureler üstüne geçirilen 3 4 saat içinde tüketilen kişi başı 0.33, 1, 1.5, ve 2 lt biralar, yavrulardan birinin evine gidiş, artı biralar ve "orlando bloom, kate winslet ve benzeri insanlardan hangisine daha çok.." muhabbetleri eşliğinde doğan güneş,


uyku, sıcak, uyanış, sıcak, cihangirdeki kahvaltı mekanına-rafineri- yollanma, sıcak, klima hayali ile içerde oturma, siyah çerçeveler, ayna duvarda mirror mirror on the wall yazısıyla, kendi yarattığımız kahvaltı, köy ekmeği arasına peynir ve kurutulmuş domatesli tost yeni favorim, masa değiştirme ama mekanı birtürlü değiştirememe, monopoly, maşka nişantaşı teşvikiye semtlerine diktiğim 11 evleri teker teker kaybediş ardından iflasa sürüklenişim esnasında evlerine ev paralarına para ekleyen diğer yavrular, 7 ye doğru mekandan ayrılış, “sıradan insanlar” için beyoğlu sinemasına koşu, karın aç, filmde sadece görüntüler bi de araba sesi, bi de sessizlik, dayanabilme limitim yarım saat, karanlıkta kapıyı bulup dışarı atma kendimizi, görevli amcanın "zaten bu film sizin tarzınızda değildi" söylemiyle bizi ezip atmasına bile sinirlenmeme, elimde sevgilimin eli, sokaklar, çikolata şelalesi, çiğköfte, midye dolma gibi alakasız yemekler, aynı sarı dolmuş, eve dönüş, yorgunluk, sıcak, uyku, sıcak.


Bir hafasonu daha bitti.
Baya güzeldi:)

23 Temmuz 2010 Cuma

Ben hep.. #2



Ben hep bişi izliyorum mesela lap-top’ta kendi başıma, arkada o devam ederken önde 32 tane tab açıyorum fire-fox tercihim:)

 aynı anda hem how I met’te Ted Barney’e Robin hakkında verdiği derslerden geri kalmazken mesela bi yandan gitti gidiyor’da bilimum elbiseler bakıyor, markapon’da kaçmış fırsatlara üzülüyor, timeout istanbul’da ve biletix’te tam o laptop başında oturulan anlarda istanbul’da hangi aktiviteler kaçırılıyor diye hayıflanıyor, okuduğum bloglardan birinde adı geçen barın sayfasına göz gezdiriyor hem de ekşisözlükte mekan için neler yazdığını okuyor, heveslendiysem ilgili kişilere konu hakkında mail döşeyip hadi gidelim buraya diyor, konudan bağımsız kanepede gözüme çarpan dvd’nin üzerindeki aktör’ün kim olduğunu hatırlayamayıp üstüne bir imdb açıp merakımı giderip ama adamın sayfasındaki film listesinden izlediğimi hatırladığım bi filmin de sayfasını açıp aaa şurda şunla izlemiştik gibi düşüncelere gark olup, ay müziği de güzeldi heee diyip bilimum siteler ya da bilgisayarımda olduğunu düşünüyosam dünyanın en karışık bilgisayar folder’ı olduğunu idda ettiğim downloads’ımın içine girip şarkıyı bulup onu açıyorum. Bu sırada zaten izlediğim şey de bitmiş oluyo:)

 Böyle bir denk gelme yok, bazen küçük evrenimin uyumuna şaşırıyorum:)